Huzurun Sessizliği

Bir insan en fazla ne kadar mutlu olabilir? Bünyesi ne kadarını kaldırabilir? Sanırım ben bu sınıra çoktan ulaştım. İki ay önce apartmandan çıkıp bahçeli eve taşındığımız günden bu yana durum böyle. Mutluluğun sınırı demiştim ama bu farklı bir sınır. Hani rekorlar olur ya. Birisi 100 metre koşar, daha sonra bir başkası çıkıp 200 metre koşar ve diğerinin rekorunu kırar. Öyle sınırlardan işte benimkisi. Mutluluğum her gün daha da bir artıyor. Bence mutlulukların sınırı hiç olmamalı.

Sorumu değiştirmek istiyorum. Yeşil ve mavi bir araya geldiği zaman insanı ne kadar mutlu edebilir? Aslında görebilen için bunun da bir sınırı yoktur. Gökyüzü milyonlarca yıldır hep aynı yerde. Ama apartmanların betondan öte soğuk duvarları insana; ne gökyüzünün maviliğini gösteriyor, ne de ağaçların yeşilliğini. Apartmandan bakan bir göz için bu değerler tamamen farklı bir havaya bürünüyor. Ama bahçesi olan bir ev öyle mi? Değerli bir hocamın da söylediği gibi, bahçeli bir evde insan yaşadığının farkına varıyor.

Bahçeye çıkınca rüzgarın esintisini hissedebilirsiniz. Apartmanın aksine, Güneş'i doğuşundan batışına kadar görebilirsiniz. Horoz sesleriyle uyanıl, tavukların hangi zamanlarda yumurtladığını duyabilisiniz. Çiçeklerle konuşup gelişimlerine katkı sağlayabilirsiniz. Büyümekte olan yavru kedilerin yaşantısına şahitlik edip kalbinizde bir yerlere dokunduklarını hissedebilirsiniz. Köpek sesleri, kedi sesleri, cıvıl cıvıl kuşların ve akşamları şarkı söyleyen ağustos böceklerinin sesleri. Yaşamayı değerli kılan ama çoktan unutulmuş değerler bütünü bunlar. İplere asılmış; kurutulan biberlere, patlıcanlara, bir tepsiye yayılmış dömeteslere şahitlik edersiniz. Daha ne olsun? Canınızın her istediğinde dalından koparılıp yenilen meyvelere hiç girmiyorum bile. Ayrıca bu havayı soluyan komşularınızda tıpkı sizin gibi oluyor. Artık komşu olmaktan çıkıyor be aileden biri halini geliyor. Aynı duvarları paylaştığınız komşuların aksina, aynı havayı solumak sizi onlarla bir bütün haline getiriyor.

İki gündür burada havalar çok güzel. Kısa süre önce hava koşulları, kalın giysiler giydirecek kadar sertleşmişti ama iki gündür yeniden yaz gelmiş gibi. Soğuk havalar gelince bahçeye çıkamadığımız için bu iki günü dolu dolu değerlendirdik. Her şey ateşin icadı ile başladı. :) Önce zevk için küçük bir ateş yaktık. Sonra, ateşte lezzetli olur, biraz soğan pişirelim diye düşünürken; patatesti, domatesti, kır kahvaltısı oldu çıktı. Odun ateşinin közüne koyulmuş çaydanlıkta cabası. Sonrasında hiç durulurmu. Ortaya birde sac çıktı ve saç kavurması yaptık. 

Dün böyle geçmişti. Bu gün hava yine güzel olunca soluğu bahçede aldık. Bu kez sacda patlıcanlar közlendi. Elbette kışa hazırlık için közlendk ama üç beş tanesinin de bilahire ifadesini aldık. Yine ateş, yine çay. Bir insan apartmanda bu kadar mutlu olabilir mi? Özellikle bizim taşınmadan önceki apartmanımızda olduğu gibi vandal insanlarla birlikte yaşıyorsanız sorunun cevabına imkansızdan bile yetersiz kalır. O yerdeki mutluluklar pilastik çiçekler gibidir.

Şimdi düşünüyorum da, önceki yaşamımız bir ritüele dönüşmüştü. Her sabah uyan, yemek ye, o ortamda nasıl yaşayabilirsen öyle yaşa, yemek ye, televizyona bak, tekrar yemek ye ve ertesi gün uyanabilmek umuduyla uyu. Yaşam bu mı sizce? Telefonlarda bir uygulama olsa, apartman ve bahçeli evi birebir karşılaştıran bir liste sunsaydı varın siz tahmin edin neler olurdu. Yoksa uygulama, bu ne cürret deyip hata mı verirdi? Şehrin hangi albenisi, burada, bir akşam vakti yere uzanıp yıldızları izlemenin büyüsüyle boy ölçüşebilir?

Şimdi; kendimi hiç olmadığım kadar mutlu ve huzurlu hissederken, batmakta olan Güneş'i perdeleyen ağaç yapraklarının altında uzanırken, hafif hafif esen rüzgar beni çok uzaklara alıp götürürken, tüm sıkıntılarımın içinde bulunduğum anın verdiği huzurla eriyip ezildiğini hissederken ne söyleyebilirim ki? Sinek ve arıları kaçırmak için yakılmış mis gibi kokan hahve kokusu bile başlı başına mutluluk sebebi. Kelimeler böyle anlarda yeterli olur mu? Bu duygular içerisinde size tek tavsiyem, imkanınız varsa apartmanlarınızı bir an önce terk edip bahçelj evlere taşınmanız. Tek temennim, bir an öce herkesin, duyguları zehirleyen beton evlerden kurtulması.

Bizler bu güzel günlerimize, geçmiş zamanların yaşanmamışlıklarını sığdırarak içinde bulunduğumuz anın tadını çıkarıyoruz. Ne geçmişin hüzünlü yüzü, ne geleceğin meçhul çehresi bizi içinde bulunduğumuz andan sıyırıp alamıyor. Bütün bunlar, farkında olunarak yaşanılan bir rüya olsa gerek. Eğer öyleyse hiç uyanmak istemiyorum. Bu Dünaya'nın cennetinden gerçek cennete dek..

En içten sevgilerimle..


A.Kemal Ünsaçan 
07•IX•13

ÇAYIMA DÜŞEN GÖKYÜZÜ



Bin Muhteşem Güneş-Halit Hüseyni

Aaaah ah. Böyle kitap olur mu ya. Daha da kötüsü, böyle bir yaşantı olur mu. Kitabın her satırı duygu yüklü. Ve ben, o her satırı okurken tüm Dünya'daki savaşlara bir kez daha lanet ettim.

Bin Muhteşem Güneş; Afgan asıllı ve aynı zamanda Amerikan vatandaşı olan Halit Hüseyni'nin (Khaled Hosseini) ikinci kitabı. İlk eseri olan "Uçurtma Avcısı" da beni çok etkilemişti. Halit Hüseyni kitaplarında; doğduğu şehri, yani Afganistan'ı resmetmiş. Kitapta bahsettiği gibi; Bir devlet başkanı seçilir, sonra öldürülür ve yeni bir devlet başkanı seçmek için iç savaş başlatılır. Kabil'deki insanlar bir elinde süt şişesi, diğer elinde silah taşımaya alışmıştır artık.

Kahramanlarımızdan ilki olan Meryem, Herat'da doğmuştur. Babası Celil'in dört karısı vardır. Meryem'in annesi Nana'nın bazı psikolojik sorunları vardır. Kendi itibarını lekelemek istemeyen Celil, Nana'yı ve Meryem'i diğer karılarıyla yaşadığı evinden çok uzaklara yerleştirir. Arada bir Meryem'i görmeye gelir fakat hiçbir zaman ona, diğer çocuklarına davrandığı gibi davranmaz. Ama küçük yaştaki Meryem babasını herşeye rağmen çok sever. Annesi Nana'nın gösterdiği gerçekleriyse reddeder. Bir gün gizlice yaşadıkları kulübeden kaçarak Celil'in yanına gider. Fakat onu eve almak istemezler. Birkaç gün kapının önünde sabahlar. Babasının şoförü tarafından zorla yaşadıkları kulübeye götürüldüğünde ise Nana'nın intihar etmiş olduğunu görür. Mecburen Celil Meryem'i kendi evine alır ama artık Meryem değişmiştir. Olayları annesi Nana'nın gözünden görmektedir. Celil'le ve üvey kardeşleriyle hiç konuşmaz. Yaşı 15'dir ve çok geçmeden 45 yaşındaki, Celil'in arkadaşı Raşit ile evlendirilir. Celil ve karıları bir an önce Meryem'i evden defetmek isterler. Evlendikten sonra, önceleri kendisine iyi davranan Raşit daha sonraları işkence yapmaya başlar.  Sürekli olarak erkek çocuk istemektedir. 

Bu sırada yönetim el değiştirmiştir. Mücahitler sovyet işgalinden kurtulmak için savaşmaktadır. Meryem 19 yaşındayken karşı komşuları bir doğum daha gerçekleştirir. Komşusunun Ahmet ve Nur isminde iki oğlu savaştadır, Leyla ismini koydukları kızıysa ihtilalin olduğu gece Dünya'ya gelir. Hikayenin bundan sonraki kısmını Leyla devralır. Annesi oğullarının hasretiyle yanıp tutuşurken kendisiyle eski bir öğretmen olan babası ilgilenir. Arkadaşları; Tarık (ismini unuttuğum iki kız arkadaş daha) ve diğerleriyle beraber çocukluklarını yaşamaktadırlar. Aradan yıllar geçer, hepsi büyürler. Leyla'nın abileri direnişte şehit olurlar. Yönetim tekrar tekrar el değiştirir. Amerika'nın silah yardımı yaptığı milisler, Rusları kovduktan sonra bu silahlarla birbirlerini öldürmeye başlarlar. Yönetime; Özbekler, Tacikler, Hazaralar, Peştunlar gibi birçok ırk sahip çıkmak isterler. Şehre iç savaştan kopup gelen mermi ve roketler yağmur gibi yağmaktadır.

Leyla 15 yaşına geldiğinde Kabil'deki savaş iyice katlanılmaz bir hal almıştır. Tarık ve ailesi Pakistan'a kaçarken Leyla mecburen Afganistan'da kalır. Oğullarının yasını tutan annesi illede zaferi görmek istemektedir. Tarık'ın Afganistan'dan ayrıldığı günün üzerinden iki hafta geçtikten sonra babasıyla ikisi annesini ikna ederler. Tarık'ın ve ailesinin arkasından Pakistan'a kaçmak için sevinçle evden ayrılmak üzerelerken gelen bir roketle hayatları simsiyah olur. Anne ve baba ölmüştür. Leyla'ya karşı komşuları Meryem ve Raşit bakar. Ve olaylar daha da acıklı bir hal alır. Leyla da Meryem'in kaderine ortak olur.

Gerçekten güzel bir kitap ama duygusal yönü sebebiyle okumadan önce iyice düşünülmesi gereken bir kitap. Halit Hüseyni sizi Afganistan sokaklarına alıp götürüyor. Çok güçlü bir kalemi var. Ama kitapta bahsedilenlerin yalnızca bir kurgu olmadığını, buna benzer milyonlarca hayat hikayesinin sürüp gittiğini bilmek insanı üzüyor. Ne uğruna; bunca savaş, bunca gözyaşı, vahşi bir hayvancasına gözünü kan ve para bürümüş çatışmalar? Ne uğruna? Kitap bittikten sonra sorgulamadan edemiyorsunuz. İnsan insana yaşamak dururken neden Dünya'yı bu hale getiriyorlar diye soruyorsunuz. Çok yazık.

Kitap tamamen hüznün renklerine boyanmış olsa da sonu Allah'tan güzel bitiyor da nihayet rahat bir nefes alabiliyorsunuz. 

KİTABIN İSMİNE İLHAM OLAN ŞİİR - SAİB-İ TEBRİZİ

Bu kentin ne çatılarını aydınlatan ayları sayabilirsin 
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi


A.Kemal Ünsaçan 
02•IX•13


Contact

Muhteşem bir bilim kurgu daha, tabi ki yine eski. Sanırım filmler içerisinde, insanı düşünmeye sevk ettiği için  bilim kurgular her zaman en güzelleri. İzlenesi bir film daha, Contact. Türkçeye "Mesaj" olarak çevrilmiş film, 1997 yılında Carl Sagan'ın aynı adı taşıyan romanından uyarlanmış.

Film, baş rol kahramanımız olan Ellie'nin küçüklüğüyle başlar. Annesini kaybetmiş ve babasıyla birlikte yaşamaktadır. Sürekli olarak telsiz kullanarak Dünya'nın hiç görmediği yerlerindeki insanlarla görüşmektedir. Zaman zaman da babasıyla birlikte teleskop kullanarak gökyüzünü incelemektedirler. Tam böyle bir gözlem sırasında ansızın babasını da kaybeder. Yapayalnız kalmıştır ve akrabaları tarafından büyütülür.

Büyüdüğünde, çocukluğundan kalmış olan tek bir hayali vardır. Yıldızları, gezegenleri incelemek ve evrende yalnız olup olmadıklarını araştırmak. Çünkü ona göre; evrende sadece insanlar varsa geri kalanın yer israfı olduğunu düşünmektedir. İçini kasıp kavuran bu soruya cevap arar. Tabi doğal olarak onun bu takıntılı halini görenler amaçsız yere uğraştığını düşünürler ve çalışmalarına sponsor olmak istemezler.

Gözlem ekibinden ayrılıp bir arazide, kendi halinde çalışırken beklenmedik bir ses duyar. Hemen ekibe dönüp sinyali ve kaynağını araştırırlar. Vega isimli yıldızdan asal sayılardan oluşan çok net bir sinyal almaktadırlar. Mesajı görüntüye aktardıklarında ise Adolf Hitler'in konuşma yaptığını görürler. Nasa, Seti ABD ve tüm Dünya allak bullak olarak mesajı incelerler. Biraz daha detaya indiklerinde mesajın içinde ilginç bir makinenin projesini bulurlar. Bilim insanları iki bölüme ayrılır. Bir kısmı bu makinenin Truva atı olduğunu ve içinden uzaylıların çıkacağını düşünür, bir kısmı da Vega gezegeninden gönderilmiş kendi gezegenlerine davet olarak görür.

Neticesinde makine yapılır ve Ellie yola çıkar. Önünde, solucan delikleriyle dolu uzun bir yol vardır. Ve yolun sonunda onu hiç tahmin bile edemeyeceği birisi beklemektedir.

Uzun sözün kısası, mutlaka izlemelisiniz. Gerisini anlatıp da filmin heyecanını köreltmeyim. İyi seyirler. ;)


A.Kemal Ünsaçan
24•VIII•13



Yalnızca Taş Değil ?¿

























Markette çekildiği anlaşılan bir resim, ne demek istediği anlaşılmayan bir başlık ve onları açıklamaya çalışan bir yazı. Başlık, resim ve konu birbirinden tamamen farklı olsa bile sonunda karara bağlayabiliriz sanırım.  Sanırım bu uyuşmazlıkla blogumdaki en alakasız yazı kategorisinde birinci olacak, sesinizi duyar gibiyim ve size hak veriyorum. :) Ne demek istediğimi ve neler hissettiğimi belki de çok azınız hissedecek. Taş var, o yüzden etiketimiz, Çakıl Taşı Güncesi.

Yıl 2010, hastalığımın teşhisi koyulduğundan bu güne dek ister istemez bende bir soyutlanma duygusu meydana geldi. Önceden de insan ilişkilerini pek sevmediğim için bu duyguya ilk başlarda minnet duydum. Zamanla insanlardan hiç ummadığım kadar uzaklaşmış olduğumu fark ettim. Yalnızca sosyal medyadan insanlarla görüşüyordum. Dışarıya fazla çıkmamamın nedeni, hastalığımın uzun mesafelerde yol yürümeme izin vermemesi ve tekerlekli sandalyeye ihtiyaç duymamdı. Ona bindiğim zaman tüm insanların gözlerinin üstümde olacağını hissediyordum. Davetsiz misafir olarak gözlerime kilitlenmiş bakışlarında acıma duygularını hissedeceğimi düşünüyordum. Halbuki utanılacak bir şey yapmadım, acınacak bir durum da yok. Yalnızca ön yargılarım bana böyle hissettiriyordu. "Çekinilecek bir durum yok, herkesin başına gelebilecek  sağlık probleminden başka bir şey değil, yalnız değilsin," diye kendime tekrar tekrar telkin verdim. Ama nafile. Sanırım bunun sebebi insanlardan herkes kadar hoşlanmamam olabilir. Şimdi, bahçemizin müdavimlerinden olan yavru kedi gözlerini dikmiş bana bakıyor. Bir gözü yaralanmış. "Bak bana, ben insanlara hiç aldırıyor muyum?" diye soruyor ve benden cevap beklemeden kardeşinin yanına giderek hayat oyununa devam ediyor.

Şimdilerde bu duyguyu yeni yeni aşmaya başladım. Babam bugün, belki daha önce onlarca kez sorduğu soruyu yine sordu, "Benimle gelmek ister misin?" Gideceği yer bir yapı marketti ve ben öyle yerlere gitmeyeli bir kaç yıl olmuştu. Her seferinde verdiğim tartışmasız, "Hayır," cevabımdan farklı olarak bu kez, "Gelirim," dedim. Yıllardır yapmadığım bir iş olduğundan ve ilk defa tekerlekli sandalyeyle insan içine çıkacağım için önce biraz heyecanlandım. Ardından, arabadan inip tekerlekli sandalyeye binince tüm ön yargılarımın yersiz olduğunu gördüm. Küçük çocuklar dışında kimsenin bana uzun süre bakmadığı fark ettim. Kendimce bulduğum yöntemler sayesinde (yani ben öyle düşünüyorum) bana bakan insanların acıma duygusunu elage ettim. "Yazık, acaba ne problemi var ki bu genç yaşta tekerlekli sandalye kullanıyor?" gibi düşündüklerini hissettiğim bana kaçamak bakışlar atanlara karşın sürekli gülerek, onların da gülümsemelerini sağladım. "Vay be, her şeye rağmen gülümsemeye devam ediyor," olarak düşüncelerine yön verdiğimi düşünüyorum. (Belki ben öyle hissettim, sürekli hikaye yazmaktan böyle oluyor işte (: ) Zaman zaman da bacaklarımı oynatarak, bakışlarını benden başka yöne çevirdiklerini, "Korkulacak bir şeyi yok sanırım," dediklerini hisseder gibi oldum. Halbuki hep, bir gün tekerlekli sandalyeye binersem, insanlarla (çok fazla insanla) karşılaştığımda güneş gözlüğü takmış olacağımı düşünürdüm. Bugün tüm çekincelerimden sıyrılıp güneş gözlüğümü kabına hapsettim. Bugün kendim için bir ilke imza attım. Dediğim gibi, bu hissettiklerimi yalnızca benimle ortak duyguları paylaşanlar anlayabilir. Ve onlara tavsiyem; lütfen, sizler de bir adım atın. Dışarıdaki Dünya düşündüğünüz gibi korkunç değil. Ama, bunca yaşadıklarımdan sonra insanları hala sevemiyorum. Tamam, tamam, itiraf ediyorum, eskisi kadar çok değil. :)

Resme ve neden Ç.T.G kategorisinde yer aldığına gelecek olursak. Gittiğimiz yer yapı mağazası olduğu için, reyonlar arasında gezerken kaldırdım telefonumu ve doğal taş desenli zemin kaplamalarının resmini çektim. İşte böyle, sanırım bu seferki Çakıl Taşı Güncesi'ne düşülecek notlar bunlardı. Sevgiyle kalın, ön yargılarınızın size hükmetmesine sakın izin vermeyin.

Not: Yine kategoriye uygun bir taş olmadığının farkındayım. ;)

II.Not: Söylemeden edemeyeceğim, bu yazım, blogumdaki 100. Yazı oluyor. Eh, birlikte nice 100lere, ne diyim. :)


A.Kemal Ünsaçan 
25•VIII•13


Truman Show

Filmleri biraz geriden takip ediyorsun derseniz size hak veririm. Malum, bu film de eski. 1998 yapımı. Ama ben ne yapıyım? Yeni izledim ve çok etkilendim. Mutlaka paylaşılması gereken bir film.

Kahramanımız Truman; ana karaya köprüyle bağlı, oradan pek de uzak olmayan bir adada yaşamaktadır. Küçükken babasıyla tekne gezisine çıktıklarında fırtınaya kapılıp babasını kaybettiğinden beri o adadan ayrılmamıştır. Su korkusu tüm keşif duygularını bastırmıştır. Annesi, karısı ve çocukluk arkadaşıyla sade ve basit bir hayat geçirmektedir. Eşi hemşire, kendisi de sigorta şirketinde çalışmaktadır. 

Bir gün işe gitmek için dışarıya çıktığında gökten lamba düşer. Üzerinde Sirius yazmaktadır, yani kutup yıldızı. Radyoda verilen haberlere göre arızalanmış bir uçağın parçalarının yere dökülmüştür. Düşen lambayı kısa sürede unutur. Daha sonra arabasının radyosu bozulur ve başka bir frekastan yayın almaya başlar. Yayındaki adam Truman ne yaparsa onu söylemektedir. Bu durumdan şüphelenmeye başlar. Tekne kazasında ölmüş babasını da canlı olarak karşısında görünce şüpheleri iyice artar. Ve çevresinde olup bitenleri sorgulamaya başlar. İsterseniz daha fazlasını anlatmayım ki filmin heyecanı kaçmasın. İzlemediyseniz mutlaka izleyin. Ben, kendimi filme öyle kaptırmışım ki bittiği zaman farkında olmadan çevreme garip garip bakıyordum. Sanki birisinin, "Tamam, artık anladı. Biri şu ışıkları açsın," demesini bekler gibiydim. :)


A.Kemal Ünsaçan 
30•VII•13



Şekerli Taşlar

























Bu güncenin amacı farklıydı aslında. Tıpkı küçükken olduğu gibi gittiğim yerlerden taşlar toplayacak ve bulduğum bu taşların resmini çekip bloguma koyacaktım. Ama maalesef bu duyguyu unutmuş olmalıyım ki gittiğim yerlerden taş almak aklıma gelmiyor. Beni terkeden o duygu eski yerine gelene kadar bunlarla idare edeceğiz sanırım. Aslında iyi de denk geldi. Dün Ankara'ya gitmiştik. Yeni ve daha etkili bir ilaç kullanmaya başlamıştım ve ilaca başlayalı altı ay olduğu için doktor muayene için Ankara'ya çağırdı. Biz de MRımızı, kan tahlilimizi yaptırıp yola çıktık.

Önce dinledi, sonra sorular sordu. Duydukları hoşuna gitmişti ve doğal olarak biz de mutlu olduk. Bizi dinledikten sonra tahlilleri ve MR sonuçlarını incelemeye başladı. Onun söylediğine göre tahliller öyle temiz çıkmış ki bir ara şüphelendi. "Bunları güvenilir bir laboratuvarda mı yaptırdınız?" diye sordu. MR da aynı şekilde, "Kontrast sıvısını verir vermez mi çektiler?" diye sordu. Hiç bir hareketlenme olmadığını, aksine yatışmalar gözlendiğini söyledi. Sizin anlayacağınız durumun olumlu yönde seyrettiğini söyledi. İnşallah hep böyle gider, ne diyelim.

Tahlillerden tek düşük çıkan değer D vitamini imiş. Onu da Güneş'ten almam gerekiyor. Haliyle sıcak benim için zararlı olduğu için çekinerek Güneş'e çıkardım. Ama artık tavsiyelerine uyuyorum. Şimdi bahçemizde uzanmış, elma ve asma yapraklarının arasından süzülen akşam güneşinin tadını çıkarıyorum. Nasıl olsa rüzgar beni serinletiyor. Tıpkı hikayelerimdeki kahramanlarım gibiyim desem yeridir. :)

Resimdeki çakıl taşlarına, daha doğrusu çakıl taşı şekerlerine gelecek olursak. Malum, Ramazan bayramına az kaldı. Rengarenk şekerler bayramların olmazsa olmazlarındandır. Eve alınan şekerler arasında yazım için bunları gözüme kestirdim bende. (Önceden duymuştum ama ilk defa görüyorum)

İyi denk geldi demiştim ya, tam da öyle oldu. Bence bu güzel haberler için günceye yazılacaklara en çok uyan taşlar bunlardı. Rengarenk ve tatlı taşlar. Hayatın aslında taş gibi sert olduğunu, ama aynı zamanda şeker kadar da yumuşak olduğunu gösteriyor. Bazen acıtıyor, bazen de tat veriyor. Bu bizim yaşamı tanımlamamıza ve bakış açımıza da bağlı. Bir kişiyi mutlu eden bir olay başka bir kişiyede acı verebiliyor. 

İyi bir örnek daha: Bunları yazmaya yoğunlaşmışken, yanımda aniden beliren, bahçemizin sakinlerinden bembeyaz bir yavru kediden korkmam gibi. :) Normalde çok tatlı bir kedidir. (Zavallı, ben irkilince o da benden korktu ve kaçtı gitti) İşte, dediğim gibi, algı meselesi. Algı denilen şey çok tatlı bir kedi bile olsa yeri geldiğinde hayalete dönüşerek sizi korkutabiliyor.

Konu nereden nereye geldi. Uzun sözün kısası dünkü duyduklarım karşısında, taşlar bile renklenmişken... Şu an öyle huzurluyum ki, hissettiklerimi tamamen aktarmama kelimelerin gücü yetmiyor. Bu duyguyu hissetmeyeli belki aylar, belki yıllar olmuştu. Sözü daha fazla uzatmayacağım. Herkesin hayatındaki taşların böyle renkli olması dileğiyle. Şimdiden Ramazan bayramınız mubarek olsun. Renkli günler dilerim. :)

Not: Bu yazdıklarımın ismi Çakıl Taşı Güncesi olduğu için, ister istemez bazen günlük yazar gibi samimi bir havaya bürünüyorum. Umarım sıkmıyorumdur. ;)

II.Not: Bu yazıyı iki gün önce yazmıştım ama ancak şimdi paylaşabiliyorum.

A.Kemal Ünsaçan 
04•VIII•13


Papillon(Kelebek)- Henri Charriere

Bu film bir kitaptan, kitap ise yaşanmış bir hayat hikayesinden alınmış. Kitabını okuyalı epey olmuştu ama filmini yeni izledim. Şimdi size vazgeçilmezlerim arasında yer alan bu eseri tanıtacağım.

Kelebek, Henri Charriere kendi başından geçenleri yazmış olduğu otobiyografi romanı. Kitapta ve filmde İsmi hiç geçmiyor. Göğsünde kelebek dövmesi olduğu için herkes onu kelebek olarak tanıyor. Kelebek, oyuna getirilir ve hiç işlemediği bir suçtan dolayı hüküm giyer. Cinayetle suçlanmaktadır ve müebbet hapse mahkum edilir. Bunun üzerine Üç adadan oluşan bir hapishaneye gönderilir. Kelebek, kendisi için verilen hükmü kabullenmediği için kaçmayı kafasına koymuştur. Bu uğurda hapishanede tanıştığı çok dostunu kaybeder. Rüşvetçi gardiyanların ve diğer mahkumların zaman zaman oyununa gelir. Hikaye sekiz yıllık bir zaman diliminde geçtiği için bir kaç kez kaçma girişiminde bulunur. Bu denemelerin iki tanesi başarılı olur. İlk kaçışında uzun süre kızılderililerin yanında yaşar. Daha sonra anlaşma yaptığı sahtekar insanlar onu yine aldatır ve tekrar tutuklanır. Bu kez cezası daha ağırdır. İnsan yüzü görmeden, zaman zaman ışığı bile göremeden yaşayacağı beş adımlık hücreye atılır. Ve beş yılı da bu yerde geçer. Benim en çok etkilendiğim sahne, son kaçışı olmuştu. Filmde kendi başına kaçıyor ama kitapta yanında bir dostu da vardı. Hindistan Cevizlerinden sal yapıp günlerce okyanusta yüzüyorlar. O bölümü öyle güzel yazmış ki Henri Charriere, okurken kendimi sürekli olarak okyanusta, Kelebek'in yanında hissetmiştim. Okuduğum çoğu kitap gibi bunun sonunda da çok üzülmüştüm. İsterseniz daha fazla anlatmayım. :)

Benim en çok etkilendiğim, her yönüyle mükemmel diyebileceğim bir eser. Hatta, blogumda kitap tanıtımı yapmaya başladığımda; Kelebek ile başlamalıyım diye uzun süre düşündüğüm ama bazı yerlerini hatırlayamadığım bir kitap. Tanıtımına filmini de izlediğim için karar verdim. Tabi doğal olarak filmde bazı olaylar değiştirilmiş. Her şeye rağmen güzeldi. Yıllar önce kitabı okurken gözümde canlandırdıklarımla film büyük ölçüde örtüşüyor. Eski bir film, eski bir kitap. Herkese tavsiye ediyorum, eminim siz de beğeneceksiniz. Çok eski dedim ya (1968), belki bu kitabı önceden okumuşsunuzdur. Ama olsun, blogumda bu kitabında bir yeri olsun. Benden bir tavsiye, ilk defa duyuyorsanız filmi izlemek yerine önce kitabını okuyun. Bırakın filmi sizin hayal ettiğiniz oyuncularla beyniniz yönetsin. Daha sonra filmini de izleyebilirsiniz. İyi okumalar.. :)


A.Kemal Ünsaçan 
15•VII•13 


Kireç Taşı

























Bu günceye ilk başladığımda, taşınmak üzere olduğumuzu söylemiştim. Hatta ilk taşı da o evde eklemiştim bloğuma. (Yazıma buradan ulaşabilirsiniz.) Düşüncem şuydu, hemen ertesi gün, taşındığımız evin oradan da bir taş alıp onu da paylaşmaktı. Gelin görün ki, taşınma telaşı her şeyi unutturdu. Yeni bir ev, yeni insanlar ve yeni bir hayat, gibi şeylere dalınca unutmuşum :(

Ama ben bu işe başladığımda aşırı gelişmiş bilinçaltımı hesaba katmamıştım. Ben unutsam o unutmuyor. Dün gece bir rüya gördüm. Taşsızlık canıma tak etmiş olacak ki çıkmışım sokaklara, yerlerden taş topluyorum. Bulduklarım hala çok net hatırımda. İlk bulduğum (kreç taşıydı sanırım) minyatür bir kola şişesi şeklindeydi. Hani şu küçük cam olanlar varya, işte onlardan. Ama onun epey küçüğü, çakmak boyutlarında diyebilirim. Uzun süre baktım taşa. Bir yandan da düşünüyorum, "İşte tam bloğum için bir taş," diye. Sonra ilerlemeye devam ederken taşın o gözenekli hali kaybolup cama dönüştü. Hatta üzerinde markası da çıkınca hemen yere attım. Yerler taş doluydu ama hiç birini beğenmedim. Neticede bir tane daha buldum. Şeklini tam hatırlamıyorum ama güzel bir şekli olduğunu düşünmüştüm. Krem rengi bir şeydi. Eski taşım kola şişesine dönüştüğü için yeni bulduğum taşa daha dikkatli baktım. "Kesin bir hayvanın kemiğidir," diyerek o taşı da yere attım.

Çok geçmeden bir taş daha. Kakaolu kurabiyeler olur ya, çiçek şeklinde filan. İşte aynı o kurabiyenin renginde ve şeklinde taş. Sanırım onu da bir duvardan sökmüşler, çünkü uzerinde de mor renkli mozaik taşı duruyordu. Ama o taşı çok beğenmiştim. Hemen eve gidip yazımı hazırlamayı düşündüm. Yoldayken başlamıştım hatta yazımın ana hatlarını oluşturmaya. 

Sonra  bir taş daha gördüm. Yusyuvarlak, bembeyaz ve irice bir taş. İnci gibi parlıyordu. Papatya şeklindeki taşı bırakıp inci şeklindeki taşı alacaktım. Çünkü papatya taşım, taş bile değildi. Ama inci taşım öyleydi, doğal bir taştı. Kimseye farkettirmeden  ilerlerken biri çıktı ve yerden almayı düşündüğüm inci şeklindeki taşa bir tekme vurdu, taş savruldu gitti. Öylece kalakaldım. Ne aradım, ne de taşı tekmeleyen çocuğa kızdım. Papatya taşımı avucumda sıkarak eve doğru ilerledim. Artık o taşı bırakmamak için avucumu hiç açmadım. Yolumun üstümde kavgalar çıktı, insanlar silahlarıyla birbirlerine ateş ettiler, her yerden mermiler yağıyordu, ama ben taşımı bırakmadım. Baya karışı bir rüya sizin anlayacağınız :)

Gözümü bir açtım ki, hepsi rüyaymış. Zaten ne demişler, "güzel bir rüya kadar kötü bir şey yoktur." Uyanır uyanmaz bilinçaltıma hatırlatmalarından ötürü teşekkür etmeyi ihmal etmedim. Ve ilk iş olarak taş bulmaya karar verdim. 

18•VII•13 - (07:41)


Resimdeki taşın hayat hikayesi rüyamdakilerden çok daha ilginç. Dışarıya çıktım, yarım saat çevrede dolaştım ama güzel bir taş bulamadım. Sonra babama rüyamı anlatırken kola şişesinin malzemesini anlatıyordum ki bana bir taşdan bahsetti. Bir kaç gün önce görmüştüm babamın bahsettiği taşı. Kim bilir kaç yüzyıllıktır. Bu taşı bize anneannem vermiş. Nereden geldiğini o da bilmiyormuş. Dediğine göre o doğmadan önce de bu delikli taş kapılarının üstünde asılıymış. Daha sonra o taşı bize vermiş ama ben yeni gördüm. İşte, bu evdeki ilk koleksiyon parçama da bu anlamlı taşla başlamaya karar verdim. Geleneksel yanı sayesinde de taş olmaktan çıkıp insanda başka duygular uyandırıyor. Gerçek (yukarıdaki resim) ve hatırladığım kadarıyla photoshop'da hazırladığım rüya taşlarım (aşağıdaki resimler) Üç aşağı beş yukarı böyleydi. Bu taşların hayat hikayesi de bu (Belki bir de "Rüya Güncesi" başlatmalıyım ha. :) ) Bu arada, herkese hayırlı ramazanlar.

A.Kemal Ünsaçan 
18•VII•13 - (10:00)



Le Tableau

Fransız yapımı bu film Türkçe'ye "Mutluluğa Boya Beni" olarak çevrilmiş. Filmin ismi ve konusu oldukça ilginç. Kesinlikle tavsiye edeceğim filmlerden. Animasyon olmasına rağmen her yaştan kişinin izleyip ders alması gereken bir film. İzlerken bazı yerleri de bana Küçük Prens'i anımsattı. 

Film, bir ressamın yarım bıraktığı bir tabloda geçmektedir. Resimde şato, orman ve göl resmedilmiştir. Tablo sakinlerinden boyaması tamamlanmış olanlar kendilerini üst sınıf olarak görürler ve boyaması tamamlanmamışları ve eskizleri sürekli dışlarlar. Resim de kast sistemi meydana gelmiştir. Boyaması tamamlanmışlar, yani tastamamlar şatoda yaşamaktadır. 

Ramo bir tastamamdır. Cleare isminde tamamlanmamış bir kıza aşıktır ve birbirlerini çok severler. Ama görüşmeleri kesinlikle yasaktır. Lola da bir yarımdır ve Cleare'nin arkadaşıdır. Eskiz olan Plume da, arkadaşının tastamamlar tarafından öldürüldüğünü öğrenince Ramo ve Lola'ya katıl. Amaçları ressamı bulmak ve yarım bıraktığı resimleri tamamlamasını istemektir. Kaza eseri kendi tablolarından çıkıp başka tablolarda gezmeye başlarlar. (İşte bu tablodan tabloya gezme kısmını benzetmiştim.) Gerçekten güzel ve ders verici bir film. Çizimleri ilk başlarda çocukca gelebilir ama siz izlemeye devam edin. Sizin de hoşunuza gidecek. Özellikle son sahnede Lola'nın ressamla yaptığı konuşma harika. "ŞİMDİ DE SENİ KİMİN ÇİZDİĞİNİ BULMAYA GİDİYORUM." 

A.Kemal Ünsaçan
08•VII•13