harika romanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
harika romanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aynı Yıldızın Altında-John Green

Böyle yazarlar da varmış demekki, dedirten bir eser. Uzun zaman önce bir blogda görmüştüm bu kitabın tanıtımını. Ancak fırsat buldum okumak için.

Kitap, 16 yaşındaki Hazel isimli genç kızın akciğer kanseriyle mücadelesini konu almaktadır. Annesi onun depresyonda olduğunu düşünüp destek grubuna katılmasını ister. Orada kendisinden bir yaş büyük olan Gus ile tanışır. O da kanserdir. Bu yüzden bacaklarından biri ameliyatla alınmıştır. Bu iki genç, kitabın içindeki kurgusal bir kitapla birbirlerine bağlanır. Görkemli Izdırap, isimli kitap tam bir cümlenin yarısındayken bitmiştir. El ele vererek bu kitabın sonunu öğrenmek için Amsterdam'a, yazarın kapısına kadar giderler. Bu iki gencin (kelimenin tam anlamıyla) soluk kesen ve yer yer gülümsetip yer yer hüzünlendiren kitabına bayılacaksınız.

Yetersiz gördüğüm bazı yazarları okurken, "Biraz yana kay," diyesim geliyor. Öyle büyük boşluklar var ki, okurken dayanamayıp bazı yerleri kendim dolduruyorum. Bazılarınınsa nasıl başladığını anlayamadan bitiveriyor. Aynı yıldızın altında, kesinlikle ikinci sınıfa mensup. Hiç bir eksik ya da fazla görmedim. Hatta kitaptan alıntı yaparak, "Bir duyguyu ben daha hissetmeden önce hİssettiriyordu," diyebilirim. Dili çok sade. Hemen her cümlede bolca olan, "Filan v.s..." gibi şeylere rağmen yinede harikaydı. Okunulası bir kitap. Yakın zamanda filminin çıkacığını görünce sevindim. Ama fragmanını izleyince, "Kusura bakmayın ama daha iyisini yapabilirdiniz," diyesim geldi.



A.Kemal Ünsaçan 
21•II•14


ARKA KAPAK


Satranç-Stefan Zweig

Nedendir bilinmez, bu hapishane öyküleri benim pek bir hoşuma gider. Bu yüzdendir ki sevdiğim kitapların en başında; Monte Kristo ve Kelebek yer alır. Bu tarz kurgular bir yönüyle diğer romanlardan ayrılırlar. Mahkum hücrede tek başınayken beyniyle soğuk duvarları gerer ve dışına çıkar. Salt zihinsel boğuşmalar tüm zamanını kaplar. Muazzam bir şeydir bu. Tecrübesi olmayan bir insanın yazabilmesi çok zordur. Yazsa da sönük kalır. (Işte sırf bu yüzden bir zamanlar kısa süre de olsa hapse girebilmeyi çok istemiştim. Çılgınca gelebilir ama bunu arzulamıştım.) Şimdi aralarına Stefan Zweig'ın Satranç'ının da katıldığı bu üç kitabın tarihçesi de böyle yerlerde doğmuştur. Içlerinde en emin olduğum Kelebek'tir. Daha önceden bu kitabı ve filmini blogumda tanıtmıştım, isterseniz buradan daha detaylı olarak inceleyebilirsiniz. Kelebek'in yazarı kendi yaşantısını yazmış. Elbette içine hayal gücünü katmış olabilir, ama bu tarz kitaplar ancak demir parmaklıklar arasından doğabilir. Monte Kristo ise tamamen benim varsayımım. Alexandre Dumas'ın hayatını araştırmadım. Ama diğer kitaplarında gördüğüm kadarıyla esnetilmiş ve oldukça detaya inilmiş hapishane bölümleri var. Içlerinde en derine ineni elbette Monte Kristo. (Ayrıca bu kitap, küçükken benim satın aldığım, çocukluğumda bana ait olan ilk roman olmasıyla kitaplığımda ayrı bir yer tutar.) Satranç'ın da öğrendiğim kadarıyla yazar kendi kimliğini öyküdeki karakterler arasına alarak yazmış. Stefan Zweig yahudidir ve Hitler zamanında çok kötü günler geçirmiştir. Naziler döneminde kitapları gaddarca yakılmıştır. Hayatını araştırırken, Dünya'nın bir daha düzelemeyeceği karamsarlığına kapılarak karısıyla birlikte Brezilya'da intihar ettiğini öğrenince çok üzüldüm. Yazık.. Böylesine bir yetenek.

Konusuna geçecek olursak. Hikaye, New York'tan yola çıkmış Buenos Aires'e giden bir gemideki yolcular arasında geçer. Hikayeyi onun dilinden dinlediğimiz kahramanımız, yolcu vapurunda birlikte yolculuk yaptıkları Dünya satranç şampiyonundan haberdardır. Kendisi satranç hakkında pek bir şey bilmemektedir ama bu şato oynuna karşı duyduğu ilgiden dolayı Dünya şampiyonu Mirko Czentovic ile tanışmak ister. Bu kibirli ve burnu havada olan adamın hikayesi çok ilginçtir. Okuma ve yazma bilmezken, hatta bir türlü öğrenemezken satranç oynamaya başlar. Garip bir adamdır doğrusu, onu kimse yenemez. Ama kahramanımız kafasına koymuştur bir kere. Bu yüzden karısıyla birlikte düzmece bir oyun kurar. Çok geçmeden plan işler ve bir çok kişiyi kendine çeker. Içlerinden birisi de çok zengin bir satranç tutkunudur. Onun yardımıyla Czentovic'den satraç oynu talep ederler. Elbette şampiyon onları kolaylıkla yener. Hırslı ve zengin dostu rövanş isteyince Czentovic bu teklifi de kabul eder. Nasıl olsa her oyun karşılığında parasını alıyordur. Ikinci oyun sırasında yanlarına tanımadıkları bir adam gelir. Bu yabancı kendini tutamayarak oyuna müdahil olur ve berabere bitmesini sağlar. Ardından geldiği gibi gözden kaybolur. Bu kez de afallayan Dünya şampiyonu rövanş istemektedir. Gizemli adam yani Dr. B. Avusturyalı'dır ve onu rövanş için ikna etmek kahramanımıza düşer. Çünkü kendisi de Avusturyalı'dır. Görevini yerine getirmek için Dr. B.'nin yanına gittiğinde çok ilginç bir hikaye dinler.

Dr. B. Gestapo tarafından hücre hapsine kapatılmıştır. Bu hücre bir otel odasıdır ve kendi tabiriyle hiçliğe itilmiştir. Monoton duvar kağıtlarından başka hiç birşeyin olmadığı bu odada aklını kaçırmaktadır. Ona bedensel işkence yerine zihinsel işkence yapmaktadırlar. Zaman zaman sorgulamak için onu bir odaya alırlar. Bir gün sorgulama daha başlamazdan evvel gözüne bir mont ilişir. Cebinde kitap olduğunu tahmin ettiği şişkinlik aklını başından alır. Zor da olsa bu kitabı çalar ve uzun süre heyecandan okuyamaz. Kapağını ilk açtığında ve bunun bir satranç kitabı olduğunu görünce hayal kırıklığına uğrar. Ama yılmaz. Yeni birşeylere aç beyni tüm oyunları ezberler ve satranç taşı ve tahtası olmaksızın kendi kendisine satranç partileri düzenler. Beynini ikiye bölmüştür ve satranç zehirlenmesi yaşamaktadır...


Sanrasını anlatmayım isterseniz. Hikaye yazmaya alışkın olduğum için kitap tanıtımı yaparken dayanamıyorum çok fazla detaya iniyorum, lütfen kusuruma bakmayın. :) Bu muazzam öyküyü okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Ayrıca bu kitabı benimle tanıştıran Okan Bayülgen'e çok teşekür ediyorum. 


A.Kemal Ünsaçan 
05•XII•13


Bin Muhteşem Güneş-Halit Hüseyni

Aaaah ah. Böyle kitap olur mu ya. Daha da kötüsü, böyle bir yaşantı olur mu. Kitabın her satırı duygu yüklü. Ve ben, o her satırı okurken tüm Dünya'daki savaşlara bir kez daha lanet ettim.

Bin Muhteşem Güneş; Afgan asıllı ve aynı zamanda Amerikan vatandaşı olan Halit Hüseyni'nin (Khaled Hosseini) ikinci kitabı. İlk eseri olan "Uçurtma Avcısı" da beni çok etkilemişti. Halit Hüseyni kitaplarında; doğduğu şehri, yani Afganistan'ı resmetmiş. Kitapta bahsettiği gibi; Bir devlet başkanı seçilir, sonra öldürülür ve yeni bir devlet başkanı seçmek için iç savaş başlatılır. Kabil'deki insanlar bir elinde süt şişesi, diğer elinde silah taşımaya alışmıştır artık.

Kahramanlarımızdan ilki olan Meryem, Herat'da doğmuştur. Babası Celil'in dört karısı vardır. Meryem'in annesi Nana'nın bazı psikolojik sorunları vardır. Kendi itibarını lekelemek istemeyen Celil, Nana'yı ve Meryem'i diğer karılarıyla yaşadığı evinden çok uzaklara yerleştirir. Arada bir Meryem'i görmeye gelir fakat hiçbir zaman ona, diğer çocuklarına davrandığı gibi davranmaz. Ama küçük yaştaki Meryem babasını herşeye rağmen çok sever. Annesi Nana'nın gösterdiği gerçekleriyse reddeder. Bir gün gizlice yaşadıkları kulübeden kaçarak Celil'in yanına gider. Fakat onu eve almak istemezler. Birkaç gün kapının önünde sabahlar. Babasının şoförü tarafından zorla yaşadıkları kulübeye götürüldüğünde ise Nana'nın intihar etmiş olduğunu görür. Mecburen Celil Meryem'i kendi evine alır ama artık Meryem değişmiştir. Olayları annesi Nana'nın gözünden görmektedir. Celil'le ve üvey kardeşleriyle hiç konuşmaz. Yaşı 15'dir ve çok geçmeden 45 yaşındaki, Celil'in arkadaşı Raşit ile evlendirilir. Celil ve karıları bir an önce Meryem'i evden defetmek isterler. Evlendikten sonra, önceleri kendisine iyi davranan Raşit daha sonraları işkence yapmaya başlar.  Sürekli olarak erkek çocuk istemektedir. 

Bu sırada yönetim el değiştirmiştir. Mücahitler sovyet işgalinden kurtulmak için savaşmaktadır. Meryem 19 yaşındayken karşı komşuları bir doğum daha gerçekleştirir. Komşusunun Ahmet ve Nur isminde iki oğlu savaştadır, Leyla ismini koydukları kızıysa ihtilalin olduğu gece Dünya'ya gelir. Hikayenin bundan sonraki kısmını Leyla devralır. Annesi oğullarının hasretiyle yanıp tutuşurken kendisiyle eski bir öğretmen olan babası ilgilenir. Arkadaşları; Tarık (ismini unuttuğum iki kız arkadaş daha) ve diğerleriyle beraber çocukluklarını yaşamaktadırlar. Aradan yıllar geçer, hepsi büyürler. Leyla'nın abileri direnişte şehit olurlar. Yönetim tekrar tekrar el değiştirir. Amerika'nın silah yardımı yaptığı milisler, Rusları kovduktan sonra bu silahlarla birbirlerini öldürmeye başlarlar. Yönetime; Özbekler, Tacikler, Hazaralar, Peştunlar gibi birçok ırk sahip çıkmak isterler. Şehre iç savaştan kopup gelen mermi ve roketler yağmur gibi yağmaktadır.

Leyla 15 yaşına geldiğinde Kabil'deki savaş iyice katlanılmaz bir hal almıştır. Tarık ve ailesi Pakistan'a kaçarken Leyla mecburen Afganistan'da kalır. Oğullarının yasını tutan annesi illede zaferi görmek istemektedir. Tarık'ın Afganistan'dan ayrıldığı günün üzerinden iki hafta geçtikten sonra babasıyla ikisi annesini ikna ederler. Tarık'ın ve ailesinin arkasından Pakistan'a kaçmak için sevinçle evden ayrılmak üzerelerken gelen bir roketle hayatları simsiyah olur. Anne ve baba ölmüştür. Leyla'ya karşı komşuları Meryem ve Raşit bakar. Ve olaylar daha da acıklı bir hal alır. Leyla da Meryem'in kaderine ortak olur.

Gerçekten güzel bir kitap ama duygusal yönü sebebiyle okumadan önce iyice düşünülmesi gereken bir kitap. Halit Hüseyni sizi Afganistan sokaklarına alıp götürüyor. Çok güçlü bir kalemi var. Ama kitapta bahsedilenlerin yalnızca bir kurgu olmadığını, buna benzer milyonlarca hayat hikayesinin sürüp gittiğini bilmek insanı üzüyor. Ne uğruna; bunca savaş, bunca gözyaşı, vahşi bir hayvancasına gözünü kan ve para bürümüş çatışmalar? Ne uğruna? Kitap bittikten sonra sorgulamadan edemiyorsunuz. İnsan insana yaşamak dururken neden Dünya'yı bu hale getiriyorlar diye soruyorsunuz. Çok yazık.

Kitap tamamen hüznün renklerine boyanmış olsa da sonu Allah'tan güzel bitiyor da nihayet rahat bir nefes alabiliyorsunuz. 

KİTABIN İSMİNE İLHAM OLAN ŞİİR - SAİB-İ TEBRİZİ

Bu kentin ne çatılarını aydınlatan ayları sayabilirsin 
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi


A.Kemal Ünsaçan 
02•IX•13


Papillon(Kelebek)- Henri Charriere

Bu film bir kitaptan, kitap ise yaşanmış bir hayat hikayesinden alınmış. Kitabını okuyalı epey olmuştu ama filmini yeni izledim. Şimdi size vazgeçilmezlerim arasında yer alan bu eseri tanıtacağım.

Kelebek, Henri Charriere kendi başından geçenleri yazmış olduğu otobiyografi romanı. Kitapta ve filmde İsmi hiç geçmiyor. Göğsünde kelebek dövmesi olduğu için herkes onu kelebek olarak tanıyor. Kelebek, oyuna getirilir ve hiç işlemediği bir suçtan dolayı hüküm giyer. Cinayetle suçlanmaktadır ve müebbet hapse mahkum edilir. Bunun üzerine Üç adadan oluşan bir hapishaneye gönderilir. Kelebek, kendisi için verilen hükmü kabullenmediği için kaçmayı kafasına koymuştur. Bu uğurda hapishanede tanıştığı çok dostunu kaybeder. Rüşvetçi gardiyanların ve diğer mahkumların zaman zaman oyununa gelir. Hikaye sekiz yıllık bir zaman diliminde geçtiği için bir kaç kez kaçma girişiminde bulunur. Bu denemelerin iki tanesi başarılı olur. İlk kaçışında uzun süre kızılderililerin yanında yaşar. Daha sonra anlaşma yaptığı sahtekar insanlar onu yine aldatır ve tekrar tutuklanır. Bu kez cezası daha ağırdır. İnsan yüzü görmeden, zaman zaman ışığı bile göremeden yaşayacağı beş adımlık hücreye atılır. Ve beş yılı da bu yerde geçer. Benim en çok etkilendiğim sahne, son kaçışı olmuştu. Filmde kendi başına kaçıyor ama kitapta yanında bir dostu da vardı. Hindistan Cevizlerinden sal yapıp günlerce okyanusta yüzüyorlar. O bölümü öyle güzel yazmış ki Henri Charriere, okurken kendimi sürekli olarak okyanusta, Kelebek'in yanında hissetmiştim. Okuduğum çoğu kitap gibi bunun sonunda da çok üzülmüştüm. İsterseniz daha fazla anlatmayım. :)

Benim en çok etkilendiğim, her yönüyle mükemmel diyebileceğim bir eser. Hatta, blogumda kitap tanıtımı yapmaya başladığımda; Kelebek ile başlamalıyım diye uzun süre düşündüğüm ama bazı yerlerini hatırlayamadığım bir kitap. Tanıtımına filmini de izlediğim için karar verdim. Tabi doğal olarak filmde bazı olaylar değiştirilmiş. Her şeye rağmen güzeldi. Yıllar önce kitabı okurken gözümde canlandırdıklarımla film büyük ölçüde örtüşüyor. Eski bir film, eski bir kitap. Herkese tavsiye ediyorum, eminim siz de beğeneceksiniz. Çok eski dedim ya (1968), belki bu kitabı önceden okumuşsunuzdur. Ama olsun, blogumda bu kitabında bir yeri olsun. Benden bir tavsiye, ilk defa duyuyorsanız filmi izlemek yerine önce kitabını okuyun. Bırakın filmi sizin hayal ettiğiniz oyuncularla beyniniz yönetsin. Daha sonra filmini de izleyebilirsiniz. İyi okumalar.. :)


A.Kemal Ünsaçan 
15•VII•13 


Cehennem-Dan Brown

Güzel bir kitap okumayalı uzun zaman olmuştu. Özellikle Dan Brown gibi usta bir yazardan. Her kitabı benim için ayrı bir değer taşır. Sürükleyici ve nefes kesen anlatım tarzıyla okuyan herkezi büyüler Dan Brown. Şimdi de "Cehennem" adlı romanıyla kendisini bizlere hatırlattı.

Kitabın oldukça popüler ve aynı zamanda sıra dışı bir konusu var. Bu kitabında giderek artan Dünya nüfusunu ele alıyor.

Baş rolde yine; Mickey Mouse saatli, Harris Tweed ceketli, Harvard üniversitesinde sanat tarihi profesörü olan Simgebilim uzmanı kahramanımız Robert Langdon var. Robert gözlerini Floransa'da bir hastahanede açar. Başında dikiş izleri ve vücudunda elektronik cihazlar vardır. Geçici hafıza kaybı yaşadığı için geçmiş iki günle ilgili hiç bir şey hatırlamaz. Son hatırladıkları üniversitede ders vermeye gittiğidir ama nasıl olup da İtalya'da bir hastahanede olduğuna anlam veremez. Doktorların söylediğine göre başından silahla vurulmuştur. İyice kafası karışan Robert, neler olup bittiğini kavrayamaz. Sadece halisinasyonlar görmektedir ve o halisinasyonlarda sürekli olarak gümüş saçlı bir kadın kendisinden yardım istemektedir.

Kısa zaman sonra kaldığı hastahaneye bir tetikçi gelir ve Sienna isimli gizemli doktorla beraber koşuşmaca başlar. İtalya'dan Venedik'e, oradan İstanbul'a uzanan bir araştırmanın içinde bulur kendisini. Ve peşinde Robert'i öldürmek isteyen büyük bir ordu vardır.

Nefes kesen Dan Brown'ın son kitabı cehennemi soluksuz okuyacağınızdan eminim. Dan Brown demek yeterli, başka söze gerek yok. Kendisini ayakta alkışlıyorum. Herkese iyi okumalar.. :)


A.Kemal Ünsaçan
28•V•13





Mucizeler Dükkanına Dönüş-Debbie Macomber


Debbie Macomber'in üçüncü kitabını pek beğenmemiştim. Yani kurgu olarak fena sayılmaz ama, Macomber'in tarzına uymamıştı. Mucizeler Dükkanına Dönüş, diğer kitabına nazaran daha iyi. Ama artık sıkıcı olmaya başladı da diyebilerim. Hep aynı kurs, aynı sayıda kirs üyesi, benzer olaylar, yolunda gitmeyen hayatlar ve kurstan sonra gerçekleşen mucizeler. İçimden sormak geliyor, madem bu dükkan mucizeli, peki neden sürekli olarak o dükkanın çevresinde yaşayan insanların hayatı mükemmel gitmiyor da, zaman zaman bozulup tekrar düzeliyor.

Mesela bu kitapta, Lydia'nın yeğeninin arabasını gasp ediyorlar. Kitap boyunca sular bulanıyor, tak, kitabın sonunda mucize, her şey güllük gülistanlık. Halbuki o kızın annesi yani Lydia'nın ablası Margaret sürekli dükkanda çalışıyor. Mucizeyse her zaman mucize. İkinci olarak ilk kitapta yer alan, ama ara sıra dükkana uğrayan Alix. Jordon ile kitabın başında evlenmeye karar veriyorlar, kitap boyunca öyle gereksiz maceralar yaşıyorlar ki kitabın sonunda anca evleniyorlar. Alix sürekli dükkana uğruyor ama neden mucizelerden uzak kalıyor.

Hep benzer kurgular işte. Farklı isimler, aynı kişilikler. Aynı zamanda Macomber'in kitaplarında uslübunu pek beğenmiyorum. Çünkü, bütün olaylar kadınların çevresinde dönüyor ve erkekleri robot gibi anlatıyor. Biraz feministce gelmeye başladı. 

Biraz sıkmaya başladı ama seri nihayet bitti, diğer kitaplarını okurmuyum bilmiyorum. Bildiğim tek şey sıradaki kitabın, Dan Brown'ın yazdığı "Cehennem" adlı kitap olduğu :) İyi okumalar.


A.Kemal Ünsaçan
20•V•13


Kar İzleri Örttü-...


Son zamanlarda okuduğum en harika kitaplardan biriydi. Uzun zamandır bu kadar murlu kitap okuduğumu hatırlamıyorum. 20 yazar bir araya gelmiş ve bu kitabı oluşturmuş. Hepsine; kar, cinayet ve yılbaşı teması verilmiş. Bu üçünü barındıran hikayeler yazmalarını istemişler. Ortaya rengarenk hikayeler çıkmış. İçinde fantastik kurgular da var, hiç olmayan cinayetlerde. Aslında ben türk yazarları pek sevmezdim. Genellikle yabancı yazarları okuyordum. Ama bu kitapda yanıldığımı fark ettim. Gerçekten çok değerli yazarlarımız varmış. Çoğunu bu kitapda tanıdım. Tabi hikayelerin her biri farklı bir kalemden çıktığı için hepsini beğenmemi beklemeyim. Bazı hikayelerin bir an önce bitmesini istediğim de oldu. Ama yine de okumanızı tavsiye ederim. İçlerinden en beğendiklerim şöyle;

Barış Müstecaplıoğlu

Ece Erdoğuş

Gül İrepoğlu

Gülşah Elikbank

Nermin Yıldırım

Yekta Kopan


A.Kemal Ünsaçan
22•IV•13

ARKA KAPAK


KENDİMİ KİTABA KAPTIRDIĞIM İÇİN GÜZEL CÜMLELERI YAKALAMAK ÇOK GEÇ AKLIMA GELDİ :)


Bahçemde Yeşeren Umutlar-Debbiie Macomber


Debbie Macomber'in ilk iki kitabını beğenmiştim. Başlığından ötürü bu kitabıda büyük bir beklentiyle başladım. Ama pek istediğim gibi olmadı. Kurgusu fena değil ama bu kitabı Macomber değilde başkasının yazmasını isterdim. Ayrıca şunuda söylemeden geçemiyeceğim, karakterler çok aptal. Açıkcası okurken çok yerde kızmadan edemedim. 

Susannah, Joe ismindeki kocasıyla ve iki çocuğuyla Seattle'de yaşamaktadır. Öğretmenlik yapmaktadır ve mutlu bir hayatı vardır. 7 ay önce babası ölmüştür ve Susannah buna pek üzülme. Geçmişte babasıyla sürekli zıt düşmüşlerdir. Babası ölünce annesi Vivian kendi başına kalır. Bunun üzerine Susannah doğduğu yere, annesinin yanına döner. Amacı; eski evlerini satıp, annesini huzur evine yerleştirmektir. Ama annesi tarafından büyük bir dirençle karşılaşır.

Bu sırada liseden arkadaşlarıyla karşılaşır ve zaman zaman sohbet ederek eski defterleri açarlar. Susannah, gerek evdeki eski belgelerden, gerek arkadaşlarından bilmediği çok şey öğrenir. Yıllar önce trafik kazasında ölen abisini uyuşturucu satıcısı olduğunu, babasının büyük miktarda nakit paralar harcadığını (Annesinin haberi olmadan). Üstelik annesi Vivian da sürekli babasının onu ziyarete geldiğini söyleyince işler iyice karışır.

Macomber kitabın sonunda durumu toparlıyor ama yinede karakterler çok aptalca davranıyordu. Mucizeler Dükkanına Dönüş kitabınıda almıştım. Eğer o kitapta güzel değilse belkide Debbie'nin kitaplarını okumam. İyi okumalar..

A.Kemal Ünsaçan 
25•III•13

ARKA KAPAK


Bir Yumak Mutluluk-Debbie Macomber

Debbie Macomber'in kitaplarını okurken tarifsiz bir huzur hissediyorum. Sebebini bilmiyorum ama sımsıcak kucaklıyor sizi. Artık "Küçük mucizeler dükkanı"nın sıkı bir fanatiği oldum diyebilirim.

Bir yumak mutluluk serinin ikinci kitabı. İlk kitapta kahramanların hepsinin hayatında mucizeler gerçekleşmiş ve yaşamları bambaşka bir hal almıştır. Bunun üzerine Lydia Hoffman yeni bir kurs açma kararı alır. Bu sefer bebek battaniyesi yerine çorap örmesini öğretir. Yine üç tane kadın başvurur. Bethanne ihanete uğramış ve özgüvenini tamamen kaybetmiştir. Elise emeklilik parasını yeni bir eve yatırmış ama evi yapacak şirket iflas ettiği için büyük bir çıkmazdadır. Kızının ve damadının evine taşınmak zorunda kalır. Kumar yüzünden otuz yıl önce boşandığı eşinin onları ziyarete geleceğini öğrenince işler iyice sarpasarar. Courtney ise 17 yaşındadır ve kilolarıyla başı derttedir. Annesini 4 yıl önce kaybetmiştir. Babası da yurt dışında bir köprü inşasına katılacağı için anneannesinin yanında kalması kararlaştırılır. Lise son sınıfı, yabacısı olduğu bir şehirde tanımadığı insanlarla geçireceği için çok üzgündür. Bu üç kadının hayatları Lydia'nın tuhafiye dükkanında kesişir. İlk kitabında olduğu gibi bu kez de hayatlarında küçük mucizeler olur. Mutlu bir son sizi bekliyor. Kitabın bitmesini hiç istemeyeceğinizden eminim.

Kitabı okumaya kendimi kaptırdığım için güzel cümleleri seçemedim. Aklıma geldiğinde son sayfalarda bir kaç tane yakaladım. Gerçekten harika bir kitap. Eleştireceğim tek nokta, kumar oynamanın güzel bir şey gibi anlatılması. Onun dışında her şeyiyle şahane. Okuyun, pişman olmayacaksınız. Eğer birde ördü örmeyi biliyorsanız kitabın içinde çok mutlu olacaksınız.

Yazarın üslubu ¬ 5+
Hikaye kurgusu ¬ 5+
Hikayeyi aktarımı ¬ 5+


Kemal Ünsaçan
09•XII•12

YAKALADIĞIM GÜZEL CÜMLELER



DEBBIE MACOMBER

ARKA KAPAK




Küçük Prens-Antoine de Saint-Exupéry

Kışa boyun eğen bu soğuk ve sisli bahar sabahında, içimi ısıtan harika bir hikaye oldu. Yazarını tanımıyorum. Bu hikayenin daha önce ismini duymuştum ama ilk defa okudum.

Çocukça bir bakışla büyüklerin zaaflarına ve hatalarına ışık tutan harika bir eser olmuş. 1943 yılında yazılmış ama her zaman okunabilecek ve ders alınacak bir hikaye.

Okumanızı tavsiye ederim. Satırlar arasındaki gizli mutluluğun sizide saracağından eminim.

Okumak için buraya tıklayın...



Kemal Ünsaçan
28•XI•12


Demir Yürek - Alfredo Colitto


İsmi ve kapak tasarımı ilginç olduğu için büyük bir iştahla başladım bu kitaba. Ama daha ilk sayfalarında soğuttu kendinden. Tamam, kitap için ilgi çekici bir konu seçmiş yazar, ama kitabın başında herşeyi anlatmış. Kitap, tapınak şovalyelerine kilise tarafından açılan dava sürecinde geçiyor. 

Genç bir şovalye'nin (ismini bile hatırlamıyorum) arkadaşı esrarengiz şekilde öldürülür. Katil işini bitirdikten sonra kiliseye haber verir ve cinayetin işlendiği ev abluka altına alınır. Bizim genç şovalye eve gelir ve arkadaşının cesedini alıp kaçırmak ister. Çünkü katil cesedin kalbini demire dönüştürmüştür. Bu kaçırma olayı da epey ilginçtir. Genç şovalye arkadaşını alır ve çatılardan atlayarak kaçar (Yazar kendisiyle çelişkiye düşüyor çünkü arkadaşının çok iri olduğunu söylemişti). 

Genç, dava devam ettiği için ismini değiştirerek, o dönemin tıp okulunda ders görmektedir. Arkadaşını kaçırırken aklına ilk gelen yerde okulu olur. Hocası ilk başta tedirgin olur (öğrencisinin yıllardır kendisini gizleyen bir tapınakçı olduğunu hiç yadırgamaz) ve onu kiliseye teslim etmek ister. Ama tam o sırada kapı çalıp keşişleri karşısında görünce genci hayatı pahasına savunur ve onları başından savar (çabuk karar değiştiren, fazla düşünemeyen, aynı kişiliklere sahip zayıf karakterler). Genç ile doktor ortak hareket etme kararı alır. Biri intikam almak ister, diğeri de kalbin metale dönüşmesini gerçekleştiren simyanın sırrını öğrenmek ister. 

Genç arkadaşının cebinde bulduğu üç kelimelik bir not bulur (pazar,kadın,... ne kadar esrarengiz ama, tam tapınakçılara göre bir sır) ve peşine düşer. Araştırırken, manevi kardeşim dediği adamın aslında hiç bir yanını tanımadığı görülür. Bizim genç araştırmalarını yaparken başka bir çocuk görür ve ona yardım etmek için hayatını gehlikeye atar (Sürekli yön değiştiren kararsız karakterler). Vel hasıl olaylar olaylar... 

Okuyanlar konusu gereği esrarengiz olaylar, şifreli mektuplar beklerken, bir sonraki sayfada olacak olayları çok rahat kestirilebilmesi hayal kırıklığına uğratıyor. O yüzden bana hak verirsiniz ki 98. sayfada bırakmak zorunda kaldım. Zaten ilkokul hocam "bir kiabın güzel olup olmadıfğını 60. sayfadan sonra anlarsın" demişti. Bende bunu yerine getirdim sanırım. 

Yazarın üslubu ¬ 4-
Hikaye kurgusu ¬ 3+
Hikayeyi aktarımı ¬ 3-


Kemal Ünsaçan
08•IX•12


22/11/63 - Stephen King (Kitaplık)


Hayranı olduğum ve en sevdiğim yazar diyebilirim Stephen King için. 22/11/63, yazarın son çıkardığı kitap (En azından Türkçeye çevrilen son kitabı). 2009 - 2010 yıllarında yazmış ama kitabın sonuna eklediği nota göre, 1972 de başladığını fakat o zamanlar tam gün ders verdiği için projeyi rafa kaldırmak zorunda kaldığını söylüyor. 

Kitabın konusunu merak ediyorsanız ön ve arka kapağına bakmanız yeterli. Ön tarafındaki resimde Kennedy'nin suikaste uğrayıp öldürüldüğü yazarken, arka tarafında ise suikastten sağ kurtulduğu yazmaktadır. 22/11/63, eğer zaman yolculuklarını seviyorsanız tam size göre bir kitap. 

Jake Epping,  lisede edebiyat öğretmenidir. Bir gün öğrencilerinin yazdığı kompozisyon ödevlerini değerlendirirken Harry adındaki öğrencisinin kompozisyonundan çok etkilenir. Harry'nin yaşı diğer öğrencilerinden epey büyüktür. Ve aynı zamanda okuduğu okulda hademelik yapmaktadır. Kompozisyonda yazılanlara göre, Harry'nin babası alkoliktir ve küçükken onu sakat bırakmıştır. Ayrıca annesi ve kardeşlerini de cinnet geçirerek öldürmüştür. 

Bu sırada okullar tatile da girmek üzeredir. Jake Epping ödevlere not verdikten sonra okuldaki son kontrollerini yapar. Tam binadan ayrılmak üzereyken, o civarda lokantası olan aşçı dostu Al Temleton arar ve onu hemen lokantaya çağırır. Al'ın bir kaç günde yaşlanmış olduğunu görür. Uzun bir sohbetin ardından, Al Jake'e, lokantanın kilerinde bir solucan deliği keşfettiğinden bahseder. Bu delik 1958 yılına açılmaktadır. İlginç şekilde her yolculuğundan geri döndüğünde kendisini aynı tarihte ve aynı saatte bulur. Yıllarca orada dursa bile bu böyledir. Çünkü gerçek Dünya'da geçen zaman en fazla iki dakika sürmektedir. Al, çok hasta ve yaşlı olduğunu söyleyerek ondan zamanda yolculuk yaparak 1963'deki Kennedy suikastini durdurmasını ister. Jake, başlarda tereddüt etse de Al'ın zorlamalarından ötürü kabul eder. Ama Jake'in asıl istediği, yaşlı öğrencisi Harry'nin ailesini kurtarabilmektir. Bu iş hiç de düşündüğü kadar da kolay olmayacaktır. Çünkü 1958 yılından 1963 yılına kadar gerçek Dünya'ya geri dönemeyecektir. Üstelik önlemesi gerek bir de cinayet vardır. Bu sorunlar yetmezmiş gibi geçmiş de asla değişmek istemez. Yazarın tabiriyle, çarkın dişlilerinde onu ezmek ister. Yapılan her değişiklik, cezasını ona misliyle ödetir. Ama o Kennedy'yi ve Harry'yi kurtarmayı kafasına koymuştur.

Okuduğum en etkileyici kitaplardan birisi. Bu kitabında bütün ustalığını konuşturmuş, ünvanının hakkını vermiş Stephen King. Çok sürükleyici, sıkılmadan okuyacağınız bir kitap. Okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Eğer okursanız, kitabın harika kurgusunu, King'e ait şahane benzetmeleri ve tasvirleri göreceksiniz. Neden bu kadar övdüğümü o zaman anlayacaksınız. Bana hak vereceğinizden eminim :) iyi okumalar.. 

A.Kemal Ünsaçan
04•IX•12