Doğum günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğum günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ne 9 ne de 19

Bu yazıyı tamamlayabilmek için ne kadar müzik lazım acaba? Girizgahları süslemek için hangi şiirleri okumam gerektiğini unuttum. Bilmem şimdi bana kaç harf, kaç kelime, kaç keder lazım...

En iyisi en kestirme yol. Hemen, nefes dahi alıp vermeden. Öyleyse hadi başlamalı...

Yıllar sonra yine bloğumdayım. Artık çok az insan okuma eylemiyle ilgilense bile buradayım. Kayıp giden ekranlara hapsolmuş insanlara rağmen yazıyorum ve maalesef yazmak zorundayım. Bir yazar (adı aklıma gelmedi), başkasının dertlerini dinlemek artık demode oldu, gibisinden bir şeyler demişti. Galiba haklı. Ama kalem susmuyor işte. Koca evrende, bir tek okuyanı olmasa bile yazacak... ve galiba buna mahkum.

İlk satır epey geride kaldı. Fakat imkanım olsaydı bu yazıya şu cümleyle başlamak isterdim: Özlemini susturamaz kimileri. Ve sonuna da üç güzel nokta koymak isterdim. 

Ben bunu becerebilenlerden olamadım. Bir sonraki anım bir önceki anıma hasret ilerliyorum hayat denizinde.  Yaş ilerleyince yıllar sadece geçiyor. Hem ruhunda, hem cisminde durmaksızın bir şeyleri eskitiyor, eksiltiyor. Ve ben birer birer büyüyorum. Hissetmeden... Sanki hayatım bir roman ve ben sayfanın birinde takılmış gibiyim. Dönüp dolaşıp aynı satırları okuyorum. Bir kuyu boşlukta düşüyor ve galiba ben o de o kuyunun içinde düşüyorum. Döngüler ömür boyu... Söylediklerim çok mu saçma? Haklısın bence de öyle. Ve haklı olman beni daha çok ürkütüyor.

Totemizm kavramından çok ama çok uzağım. Öyle de kalsın, yaklaşmasın bana. Fakat 9 rakamı bende ayrı bir öneme sahip. Hayatımın birçok dönüm noktası bu rakama rastlar. Şimdi 29 yaşım da tükendi, az önce beni terk etti. Ardına bile bakmadan çekip gitti. Boğazıma takılan yumru ise hala yerinde...

Şu anki his yoğunluğum ne 9'da ne 19'da vardı. Belki o yıllar hiç yaşanmamıştı. Bunca zamandır Dünya üzerinde kolumu ve bacağımı gezdirmişim gibi geliyor. Kim bilir. Şimdi yine bir 9 ile karşı karşıyayım. Ya bu 9'un şarjı bitti, yada sapağı kaçırdım ve yanlış bir yerden döndüm.

Ben eskiden böyle değildim. Gerçekten. Güneşe mırıldanırdım, o da beni duyardı. Çıkmaz sokakların kılcallarında gezerken, kendi uydurduğum ve hiç bir zaman yazamadığım; Seni Seviyorum Yalnızlığım, diye bir şiir mırıldanırdım. Ama sadece bu kadarını, çünkü gerisi hiç kağıda düşmedi. Yalnızlığım ve ben mutluyduk. Onu sever, onu şiirlere boğardım. Şimdi hayat beni kuşattı. Elimde kelepçe, gözüyse üzerimde, kolumu kımıldatsam ayıplıyor. Gerçekten.

Dur artık, bir nefes al...


Nefes alıyor olmak inanılmaz güzel, bunun şükründen de son derece acizim. Ama ah eski şeyler eskimese... 

Kelimelerim, neredeyseniz çıkın ortaya! Saat ilerliyor, siz neden yoksunuz? Bana hakim olan yoksa size de mi hakim...

Minecraft oyununa yaklaşık on yıl önce başlamıştım. Fakat bir süredir oynamıyorum. Bu oyunu yükledikten sonra bir dünya açmıştım. Yıllar boyunca da hep o dünyada binalar inşa etmiştim. Haritası artık dna'ma işledi diyebilirim. Geçen gece o dünyanın sokaklında dolaştım. Gezerken, hangi binayı ne zaman yaptığımı, yaparken ki günlerimi hatırladım. Ve geri döndürülemez geçmiş zaman gerçekliği içimi acıttı...

Acaba şimdi, tam da şuan ne yapmalı? Nasıl arınmalı melankoliden. Kelimelerim bile beni terketmiş. Sussam, olmuyor. Korkarım. Gece tuhaf şekilde eski yerinde. Halbuki yıllar önce beni yazmaya teşvik eden oydu. Şimdi neden bana dokunmuyor, dilimin kilidini çözmüyor? Ne buna mani? Tamam, eskiyen eskisin, aksine güç yetiremem zaten. Ama yenisi, gün gelip (yada gün bitip, böylesi daha makul) çekip giderken ne olur üzmesin. 

Bu dua bunun için icat edilmemiş ama geçmişi hep özleyen biri olarak kullanmakta beis görmüyorum. Rabbim gördüğümüzden geri koymasın. Dileğimi ve duamı da satırlarıma yerleştirmişken susmak zorundayım. Yoksa ben buradan çıkamam...


Çözülmesi imkansız bir düğümdür zaman. 

Kat kat... Girift... Mühürlü...

Hüzün yüklü ama ağlatmayan.

Göz yaşlarını içinde biriktirmeye mecbur eden.

Zaman sanki bir beni mi eskitiyor, dedirttirmeyen...



Hay Allah, ben nerden biliyim, bir hecenin perçeminden tutunca ötekilerin de peşi sıra geleceğini. Nasıl unuturum ki sağanaklar da esasında zerrelerden ibarettir. Yazmanın efsununa kapılıp, benim yalın duygularıma yabancı kayıp bir ruhun portresini çizdikten sonra bilmem ki şimdi hangi dilde susulur. 


S  O  N

Ahmet Kemal Ünsaçan

Tarihleri arasında yazıldı

04•11•20-23•40   -   24•05•21-14•47



25'in Öncesi ve Sonrası

İlham denizinden dilime düşen ilk cümle bu oldu, "İçimdeki karanlığın rengini öğrenmiştim. Ama bu bambaşka bir ton." Gerisi de şöyle geldi. Büyümek, büyümek zorunda olmak böyle birşey mi? Keşfedilmiş bir karanlıktan keşfedilmemiş bir başka karanlığa seyrüsefer eylemek. Hayır! Bu kadar basit olamaz, olmamalı. Büyüdükçe birşeyler ölür insanın içinde ve sen bazen buna dayanamazsın. Adını koyamadığın bir yumru gelir oturur boğazına. Yumuşat yumuşatabilirsen. Ağlasan biraz rahatlarsın ama ne fayda. Düpedüz büyümek bu, bir daha eskiye dönememek, ölmesi içinden birilerinin, kayıp eski karanlıklara karışması, bir daha dönemeyecek olduğunu kati surette bilmem, ağlamanın faydasızlığı, ölüme bir saniye daha yaklaşman, sorumluluklar, kaçamayış, zorluklar, mücadele, hissizlik, uykular, büyümek... Ve hepsi. İşte bu büyümek. 

Tam sekiz basit dakika sonra resmen 25 yaşımı dolduruyorum. Bu sekiz dakikaya 25 yılın özetini nasıl sığdırıp onlarla vedalaşabilirim? Çeyrek yüzyıl, 25 kış ve yaz, 25 kez büyümek, 25 kez eskiyle vedalaşıp... Belki de yaptığım yanlış. Duygusal ve tutucu davranarak geleceğimi ve yeni yaşımı istemeden de olsa ipotek altında karşılıyorum. Belki biraz ümitvar olsam? Ne farkeder altı dakika kaldı işte, ben bunları yazarken iki dakika daha büyüdüm. Değişen bir şey de olmadı işte. Öylece kayıp gittiler zaman tünelinden, geri dönmemek üzere. Ne boyum uzadı ne de bir mucize gerçekleşti.

25 yıl, Çeyrek asır, çeyrek yüzyıl eder. Daha küçük ölçekte ise 219.000 saat, 788.400.000 saniyeye ve binlerce dakikaya eş demek. Cidden bukadar süreyi ben mi yaşadım? Bu imkansız. Zaman denilen kavram benim için oldukça göreceli çünkü. Einstein mezardan çıkıp gelse hesaplayamaz. Ömür çizgim bazen uzadı, bazen kısaldı. Ama yaşadıklarım kesinlikle 25 yılla ölçülemez. Belki de olaya bir de şu açıdan bakmalıyım, 25.yıl birilerinin ömrünün son günü oldu. Onlardan şanslı mıyım?

(Saat 00.01 Durdum ve öylece bakakaldım. Saatin tiktakları ilerlerken birden farklı bir boyutta nefes almaya başladım. Bir saniye içerisinde bir gün değişti, bir yaş değişti, bir an değişti, bir yaşayış değişti ve artık hiç birşey eskisi olmayacak... Olmaması için çaba sarfedeceğim...)

Dünya yaratıldı yaratılalı milyarlarca insan, belki de benim yaşadığım kadar yaşayamadan hayatını kaybetti. Benim onlardan farkım ne? Fazlam ne? Sayıyım, hayal kırıklıkları, pişmanlıklar, olamayışlar, ve yine pişmanlıklar, kaybettiklerim, kazanamdıklarım, ve bir pişmanlık daha. Ve muhtemelen bir yığın günah. Çünkü çocuk yaşta göçenler zaten cennete gitti, amenna ve saddakna. Onlara göre bi artım olmayacağına göre. Off, gece gece yine çıkmaza girdim. Neden bunca şeyi yazmak yerine kendime basitçe bir "İyiki doğdun," diyemiyorum. Neden bukadar karmaşık ve içinden çıkılması zor kısır döngülerle dolu bir dünyam var?
Yine olmadı. Yeni bir yaşa daha adım attım ve ben hâlâ bir yazıyı istediğim gibi bitiremiyorum.

Belki de ana fikir budur, hiçbir şeyi istediğin gibi bitirememek. Neden olmasın. Aksi durumda hayal ve umut diye bişey olmazdı, her istediğimiz gönlümüze göre olur ve planlanmış şekilde biterdi. Ama öyle olmuyor malesef, işleyiş çok farklı. İnsan ömürleri bile aniden sönüveriyor. Kim bilir, biz geleceği beklerken orada bizi neler bekliyor. Geçmişteki karanlığı öğrendik. Yarı yarıya pişmanlık ve özlemle dolu. Ama ilerideki karanlık? Biraz umut, biraz beklenti, bolca da karamsarlık benim için (belki de içinde bulduğum duygu durumu böyle bir dağılıma sebep olmuştur) 

Duygusallaktan karamsarlığa evrilmiş bu yazıya başladığım andan 20 dakika daha büyüğüm artık. Değişen bişeyler göremedim (saat dışında). Parmaklarım latin harfleriyle dolu tuşlarda gidip geliyor ve ben saniye saniye büyümeye devam ediyorum. 
Olaya dar pencerelerden bakınca bütün mesele "AN"larda kilitleniyor aslında. Yaşıyoruz bitiyor, diğerini de yaşıyoruz o da bitiyor, sonra bir bakmışız büyümüşüz. E ozaman bu geçiş evrelerine takılmak niye. Madem anlarda sıkışıp kalmışız. Dahası, madem mesele saniyeler kadar basit, ben bunca yazıyı niye yazdım cancağızım ben? Yarım saat içinde büyüdüğümü Dünya'ya haykırdım ve bitti. Değişen bir şey olmadı. Hayat tüm akıcılığı ve esnetilemez hızıyla devam ediyor. Birazdan rahatlatacı bir müzik açıp uyayacağım ve alakasız rüyalar eşleğinde sabaha ulaşacağım (İnşAllah). 26. Yılın ilk güneşi eşliğinde proje çizeceğim. Döngüler hayatın ta kendisi dostum, kurtulmaksa büyük mesele. Son olarak;
Hayat kısa ve acımasız, duygusallığa yer yok.
Gelecek sandığımızdan daha yakın, durdurmak imkansız.
Ama ümit hep orada ve sımsıcak, acılar kadar sınırsız.


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
24•XI•16


Reenkarnasyon yok mu şimdi?

Elbette yok. Yani anlatmak istediğim versiyonu dışında yok. Bu versiyon da tam olarak reenkarnasyon sayılmaz aslında. Lakin benim kafamdaki tanımın sözlükteki karşılığı bu kelimeye denk geldiği için reenkarnasyonu kullanmak zorundayım. Yoksa asıl amacım bu kelimeyi etik veya terbiyeli kılmak değil. İsterseniz biz buna başka birşey diyelim. "Tan yaprakları," örneğin. Alakasız bir yakıştırma oldu ama ziyanı yok. Her ikisini de kullanmakta özgürüz. Nasıl olsa yazının ilerleyen kısımlarında ben her "Reenkarnasyon" dediğimde aslında "Reenkarnosyan" demek istemediğim anlaşılacaktır. Bu açıklama kısmını daha fazla uzatmasam iyi olacak, çünkü sizler zeki insanlarsınız.


Hayret verici şekilde bir gün aniden yaşamaya başladık hepimiz. Herşey önceden kaderde kayıtlıydı tabi, ama biz henüz bilmiyorduk. Sonra büyüdük, dünlere göre büyümeye de devam ediyoruz ve muhakkak bir gün gelecek yine hayret verici şekilde öleceğiz. Bu denklem herkesçe bilinir ve hiçbir aşamasına müdahil olamayız. Fakat çok uzun süredir benim kafamı karıştıran bir gelgit var. Biz gerçekten bir kere doğup bir kere mi ölüyoruz? İmleç yanıp sönüyor ve ben bu soruya ne cevap vereceğimi bulamıyorum. Tamam kabul. Doğumu nefes almaya başlamak, ölmeyi de bu yetiden mahrum kalmak olarak tanımlarsak eğer, evet bir kez ölünür. Peki yaşamak? O eylem veya artık her neyse işte, o kaç kez gerçekleşir. Durun ben söyleyim, sonsuz kez... Hem de ne sonsuz. Doğduktan bir süre sonra bebekliğimiz ölür, sonra herşeye ad takan ikonik çocukluğumuz, şımarıklığımız, yanlış bildiklerimiz, arkadaşlıklarımız, çocukluk düşlerimiz, vesaire vesaire...

Klasik denklemimize geri dönecek olursak, doğduk ve rutin şekilde büyüyoruz. Beş yaşına kadar olan sen ile şimdiki sen aynı mı acaba? (Kendime soruyorum, ama isterseniz alınabilirsiniz) Bu süre boyunca kaç kez öldün ve kaç kez doğdun. Çünkü değiştin, başkalaştın. Ben reankarnasyon dedim fakat mevzuya onun terbiyesiz kardeşi evrimi de dahil edebiliriz. (İmgesel kavramlar çerçevesinde tabii. İşimiz bitince onları boğarız gitsin) Değişimler ancak ölümle gerçekleşir. Metafora başvuracak olursak Baharlardan iyisini bulamayız. Her kış bariz şekilde ölür ve her yaz yeniden dirilir. İnsan yaşamı da böyle. Öle öle büyüyoruz. İşin ilginç tarafı, her seferinde aynı bedende yeniden diriliyoruz. (Ne güzel, hiç israf da olmuyor) Lakin her diriliş çok başkalaşmış şekillerde meydana geliyor. Bir zamanlar ölümüne bağlı olduğumuz değerleri, başka bir zamanda acımadan öldürüyoruz. (Yanlış ve doğrular asla tek değildir çünkü. Ama şimdi oraya hiç girmeyelim. Bırakalım bir başka yazının çıkmazı olsun) Sosyal medyada arasıra denk geldiğim bi söz var. Türk genci, ilkokulda Kemalistlisede Ülkücü, üniversiteside devrimcidir, diye. Mizahi bir söylev fakat haklı tarafları da var. Ama yok ya, bu örneği silelim, çok ideolojik oldu ve yazıya uymadı, kafamızı karıştırmasın, benim anlatmak istediğim değişim daha içsel. Ruhumuzla tenimiz arasında bir yerlerde gerçekleşiyor. Aslında örneklerin sayısını dilediğimiz kadar çoğaltabiliriz ama bu yazının kaderini de etkileyecektir. Kısacası, benim, yaşam boyu çok kereler doğrularım değişti. (Eminim sizin de öyledir) Mesela önceden çok tembel bir öğrenciydim, okul mokul hiç umrumda değildi. Sonra içimdeki bu tembel ölmek zorunda kaldı ve en zor dersten sınıfta tek yüz alan bir öğrenci doğdu. Eski ve yeni ben arasında aynı beden dışında hiç ortak nokta yok. Zamanında içimde bir yerlerde bir de yazar vardı. Yok, o henüz ölmedi. Hâlâ var ama sanırım şuan komada. Daha kimler kimler... Bunlar olurken hiç bir ölüm, hiç bir doğumu tetiklemedi. Lakin her doğum için bir ölüm gerekliydi. 

Ve eğer geçiş esnasında tam olarak ölmezseniz, eski ve yeni siz sürekli çatışıyorsunuz. Birden, aniden, öylece ölmeli insan, ki tekrar doğduğunda çok zaman kaybetmemiş olsun. Yani ölmeyi de bilmeli. (Bir yerlerden alıntı yaptım ama neresi olduğunu hatırlayamıyorum)


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
25•VI•16


Düşünceler Herşeyi Değiştirebilir

Hadi bir şeyler yazalım. Kainatta yeterince kelime olabilir, ziyanı yok. Benimkiler de eklenince kıyamet kopacak değil ya. Yazalım gitsin, şurada bir kenarda dursun. Uzun zamandır yazmadığım için söyleyeceklerim kısa sürebilir. Yine ziyanı yok. Hem ne demiş ünlü mimar Mies Van Der Rohe, "Less is more." Meal veriyorum; "Az çoktur." Saygıdeğer Mies sana sesleniyorum, eğer haklıysan bu makaleyi çok seveceğim.

Düşüceler herşeyi değiştirebilir, dedim. Dedim ama malayani ve makyajlı bir başlık değil bizimkisi. İnanarak söylüyorum. Aslında Dan Brown'ın kitaplarını okuduğum andan beri inanıyordum ama yakinen tecrübe edince daha bir inancım arttı.

Geçenlerde doğum günümdü. Sebebini bilmiyorum, nedense bu seneyi devriye hiç umrumda olmadı. Normelde bir hafta öncesinden sevinmeye başlardım. Kolay değil, hayat merdivenine bir adım daha atıyorsunuz. Yaşınız yeni bir rakam kazanıyor. Özlemle andığınız günlerle aranızdaki mesefa biraz daha açılıyor. İmkansızlıklar çoğalıyor, meseleler boyut değiştiriyor, vesaire vesaire. Uzun lafın kısası bunlar mühim şeyler. En azından bir "AN" dahi olsa iki yaş arasındaki beklemesiz çizgiden geçerken bunlardan bir kaçı düşünülmeli. Ders çıkarılmalı. Ser levha edilmeli.

Ama hayır, ben bu sene doğum günümde bunların hiç birini hissetmedim. Yeniden doğmuşum gibi oldum derler ya, işte onu da olmadım. (Ne alakaysa) Sıradan bir güne uyandım, aynı sıradanlıkla yoluma devam ettim. Olabilir. Bu durum, yani doğum gününün hafifliğini üstünde hissetmemek beni evrendeki tek insan yapmaz. Gayet nesnel bir his. Ama kafamı kurcalayan soru şu ki, bendeki bu halin beni tanıyan herkese nasıl ulaştığı. İşte bunu aklım almıyor. 

Hani herkesin ortak aile ferdi olan fil hafızalı facebook'umuz var ya. Bir de onun, bakıp bakıp içlendiğimiz, önceki sene aynı gün neler paylaştığını gösteren hüzünlü bir servisi var. Doğum günümde o bölümü açtım. Her yıl aşağı yukarı yirmi otuz kişi doğum günümü kutlamak için duvarıma yazmış. Hatırlıyorum, özelden mesaj atnlar da vardı. Hatta ve hatta, Whatsapp'dan yazanlar ve telefonla arayanlar vardı. Geç farkedenler ertesi gün mesaj atmıştı. 

Lakin bu sene hiç birisi olmadı. Ne bir mesaj, ne bir arama (ertesi gün gelen bir arama hariç). Yanlış anlamayın, bu durumdan şikayetçi değilim. O sabah ben bile kendi doğum günümü umursamadım. Şimdi sorarım size, neden böyle oldu? Bir iki, hatta beş on kişi olsa anlayacağım. Ama sıfır hiç de makul bir sayı değil. Sanki ortak bir karar almış gibi kimse mesaj atmadı.

Ortaya iki teori çıkıyor. Birincisi; duyarsız düşüncelerimle beni tanıyan, kapsama alanıma giren herkesi etkiledim ve bendeki duyarsızlık onlara da bulaştı. Kendimizi kandırmayalım, yirmi birinci yüzyılda bir şeyler kolay kolay unutulmuyor. Falanca gün filancanın doğum günü var diye sürekli uyarılar alıyoruz. O gün facebook'u açan herkes benim doğum günüm olduğunu gördü. Ama yazmadı. Neden? Çünkü beyinlerinin üst bölgesinde bir yerlerde suskunluk hakimdi. İçten içe, mesaj yazacakları kişinin doğum gününü önemsemediğini hissediyorlardı. Ama onlar bundan habersizdiler. Çünkü gelen mesaj başka bir düşünce sisteminden çıkıp kendilerine ulaşmıştı.

İkinci teori biraz gaddarca. Fazlasıyla da gerçekçi. Günümüz toplumuna yakışan bir bakış açısı. Sadece ipucu vermekle yetinmeyi düşünüyorum. Kendimi tutamayıp ipin sonuna kadar sizinle gelebilirim de.

Kırık cam teorisi diye bir şey var. Ne olduğunu derinlemesine anlatacak değilim. Merak eden bir diğer aile ferdimiz olan google'a sorabilir. Hatırlayabildiğim kadarıyla ana fikir şu; Ahlaki değerleri yüksek bir toplumda sağlam bir cama bir kişi taş fırlatmış. Ondan sonra oradan geçen herkes taş fırlatmayı sürdürmüş. Ben de şöyle düşünüyorum, geçen senelerde ilk... Neyse, gerisini siz getirin. Merak etmeyin, size gücenmedim. Hepinize selam olsun. Söz yine fazla uzadı. Umarım Mies de bana gücenmemiştir.


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
06•XII•15


Büyüme şeysi,

Ben aslında büyümeyi hiç beklemiyordum. Hayat benim için bir oyundan ibaretti. Bütün insanlar gözümde aynıydı, anlaşılmaz bir muamma. Hepsinin kendisine ait bir oyun dünyası vardı ama benim dünyamda hepsi aynı rolü oynuyordu.
Zamanla oyunlarım büyüdü, kelimelerim büyüdü, çocukluğum büyüdü. Önceleri fazla umursamadım, ama günün birinde yeterince büyümüş olmalıyım ki farklı insanlarla kesişti yolum. Anladım, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ben ise çocuk kalmak da buldum kurtuluşu. Oyunlarıma kaldığım yerden devam ettim. Tek değişen sahne ve oyuncular oldu, senaryo hala aynıydı. Insanlar da aynıydı, aynı muamma peşinde koşan eş sesli canlılar. Sonraları öğrendim ki tek artan şey zaman değilmiş, yaşında artıyormuş. Bir sürede bunu umursamadım, ama büyüyordum. Ellerim büyüyor, ayaklarım büyüyor, oyunlarım büyüyordu.
Yıllar sonra yeni bir bedeni elimle koymuş gibi buldum ve düşünmeden aldım. Kolay oldu alışmam. Eskide kalmış ne varsa aldım yeni bedenime. Sadece çocukluk hayallerime yer yoktu. Ben de anılarımı aldım ve devam ettim. Yeni bedende yeni oyunlar, yeni insanlar buldum. Zaman ile dost oldum, bazen umursamadım, ama hep çocuk kaldım..
An geldi, koşmadan da kalbimin çarptığını duydum. Uzun süre o sesle mutlu oldum. Yine bir an geldi, o sesde sağır oldum ve başka ses duymaz oldum. Islığımla bastırmaya çalıştım, bazen başardım bazen de yenildim. Bir gün, o ses kesildiğinde gördüm ki artık çok geçti. Büyümüştüm, ne hayal vardı, ne oyun, nede bir zamanlar değer verdiğim şeyler.
Bütün bunları bilseydim hiç büyümezdim. Ben konuşmayı, yazmayı, kalem tutmayı isteyerek öğrenmedim. Sadece birazcık su isteyecektim ve ben yanlızca ödevlerimi yapacaktım. Bunlar için öğrendim konuşmayı ve yazmayı. Kelimeleri sadece hayallerimi kurarken kullanacaktım. Ama durduramadım, büyümüşüm..
Ama mutluyum ve halen çocuğum. Çevremde büyüyenler ve büyüdüğünü zannedenler oldu. Gülümsemekle yetindim. Ben herşeyimle çocuk kaldım. Anladım ki çocuk kalarak büyüyen ben olmuşum. Geride kalanlar mı?
Geride kalanlar ise çocukluğundan kaçıp büyüdüğünü zannederek alçalmışlar. Haberleri bile yokmuş, ne garip.. =)

Kemal Ünsaçan
26•X•10