Yardım Edebilir misin?


Uzun zamandır yazılmıyordu.
//Neden? 
Emin değilim. Ama sebebini anlatmak için daha uzun zaman gerekebilir. Diğer yazılarımda tadına vararak uzattığım bu ilk sahneyi sırf bu yüzden kısa geçelim. 
Nedenini ben de bilmiyorum diyelim olsun bitsin. Şimdi biz asıl konumuza dönelim.

Yardım edebilir misin?
//Peki kime? 
En çok kendine.

    Bu soru cevap şimdilik yukarda dursun. İlerde lazım olacak. Bu yazıyı yazma sebebimden kısaca bahsedeyim.

    Bir duyguydu tüm sebep. Çok güçlü, alışılmadık bir deneyim. Çok farklı bir his. Tüm duygulardan çok daha üstün bir haz. Bambaşka, sanki başka bir evrenden..

   Yıllar önce bir hikayeye başlamıştım. Malesef o hikayemi tamamlayamadım. Birşeyler buna mâni oldu. Hikaye yarım kaldı ve zaman ilerledi. Neyse.. 

    Hikayemde gözleri görmeyen bir kız vardı. O kızın çok özel bir cep telefonu ve kenarında kamera olan birde güneş gözlüğü vardı. Telefondaki yapay zeka, kameranın gördüğü nesneleri ve kişileri algılayarak kulaklıktan ona söylüyordu.

    Bu elbette benim kendi hayal ürünümdü. Hikayeye başladığım yıllarda telefonlar bu derece akıllanmamıştı. Çünkü yaklaşık 10 sene öncesinden bahsediyorum.

    Zaman içinde, çalışma mantığı benim hayal ettiğime çok benzeyen uygulamalar ürettiler. Evet, onları görünce fazla şaşırmadım. Olası icatlardı çünkü. Kodlama bilen birisi için kolaylıkla yapılabilecek uygulumalardı. Benim aklıma gelmişse elbet başkalarının aklına da gelmiştir. Ama asıl şaşkınlığı, benim kurguma yakın bir film görünce yaşadım.

Filmin adı "See For Me". Türkçesi, benim için gör. Filmin ana karakteri gözleri görmeyen bir kız. Aynı benim kurgumdaki gibi. Telefonuna film ile aynı ismi taşıyan bir uygulama yüklüyor. Fakat bu bir yapay zeka uygulaması değil. Karşı tarafta gerçek insanlar var. Gönüllük esasına dayanıyor. Gözleri görmeyen veya az görenler için destek sağlıyorlar. İhtiyaç duyan kimseler program üzerinden hiç tanımadığı birine ulaşıp yardım alıyor. Uygulama bunu telefonun kamerasıyla yapıyor. Muhteşem değil mi? 

    Film de güzeldi, ilham vericiydi. Kendi hikayemin yarım kalışına biraz hayıflandım ve filmi kıskandım. Bu ilk benim aklıma gelmişti..

    Daha sonra kardeşimle filmden konuşuyorduk. Konuşma esnasında google play store'a girmiş ve "see for me" diye aratmış. Filmdekinin muadili bir uygulama bulmuş. İkimiz de hemen yükledik. Türkçe dil seçeneğini seçtik. Hatta espri yaptık, "hadi birisi arar, filmdeki gibi nereye ateş edeceğini sorarsa ne diyecez," diye.

  Olmadı. Aradan günler haftalar geçti fakat arayan soran olmadı. Çünkü uygulamayı kullanan yaklaşık beş milyon gönüllü varmış. Programın işleyişi nasıl bilmiyorum ama yorumlardan anladığım kadarıyla şöyleymiş. Gözleri görmeyen birisi aradığında birçok gönüllünün telefonu aynı anda çalıyormuş. Kim müsaitse aramayı o yanıtlıyormuş. Fakat 500 bin göremeyene veya az görene karşılık 5 milyon gönüllü olunca aranma ihtimali bir hayli düşüyor. 
Uzun zaman hiç çağrı gelmedi. Maalesef...

    Şimdi başka bir uygulamadan bahsetmek istiyorum.

    Zaman zaman android markete girip uygulama sörfü yaparım. Oltama gerçekten faydalı uygulamaların takıldığı olur.

   O aramalar esnasında bulduklarımdan biri hoşuma gitti. Çoğu kişinin, özellikle küçük öğrencilerin iyi bildiği bir uygulamaymış. İşleyişi şöyle; uygulamayı kullanan öğrenciler takıldıkları problemleri oradan paylaşıyorlar. Bilen birileride çıkıp çözüyor. Yakın çevresinde danışabileceği kimse olmayan çocuklar için faydalı buldum. Matamatiğim de iyi olduğu için bir süre orada takıldım. 

    Başlarda eğlenceliydi. Küçük çocuklara bilemediği sorularda yardım ediyordum. Soruları ayrıntılı bir şekilde çözüyor, cevapları uzun uzun yazıyordum. Diğer uygulamada yaşayamadığım, birilerine yardım etme hazzını burda tadıyordum.

    Fakat çok fazla vaktimi almaya başladı. Her soruya cevap vermeye çalışıyordum. Soru çözdükçe gördüm ki, uygulama bazı insanlar tarafından amacı dışında kullanılıyordu. Okul ödevini birilerine çözdürüp tembelliğe kaçanlar bile vardı. Bazıları da sırf puan toplamak için soruların altına rastgele cevaplar yazıyordu. Bu durum beni uygulamadan soğuttu. İlk heyecanımı doğal olarak kaybettim. Benim maksadım bir şekilde birilerine yardım edebilmekti.

    Evet, bir süre bunu yaşadım. Birilerinin hayatına dokunmak güzel bir histi. Ama zamanımın büyük bölümünü aldığı için sildim.

    Hemen o gün, ödev uygulamasını sildiğim gün diğer uygulamadan arandım. İlk başta biraz heyecan yaptım. Aranma ihtimalimi artırmak için ikinci dil olarak İngilizceyi de seçmiştim. Arayan kişi İngilizce konuşuyor olabilirdi. Açma tuşuna bastıktan sonra karşı taraftan ses gelene kadar bekledim. Ekranda, bir beyaz eşyanın gösterge paneli duruyordu. Kimse görünmüyordu. Sonra birisi "merhaba" dedi ve bunu türkçe söylemişti. Türk birisiyle muhatap olduğumu anlayınca rahatladım. Hiç tanımadığım, tanıma ihtimalimin bile olmadığı birisi çamaşır makinesi hakkında bir şeyler soruyordu. Konu, makinenin ön panelindeki dereceler ile ilgiliydi. Bir sıcaklık ayarı filan sordu..

    Sorularını yanıtlayıp kapattıktan sonra garip bir mutluluk hissediyordum. Böylesini daha önce hiç tadmamıştım. Çok farklı ve tatminkar bir histi. Hiç tanımadığım birinin hayatına küçük de olsa dokunmuştum. Ve bunun hazzıyla doluydum.
Şimdi baştaki soru cevaba geri dönelim...

Yardım edebilir misin?
//Peki kime? 
En çok kendine.

Sonuç gösteriyor ki, ben en çok kendime yardım etmişim. Tamam, o gözleri görmeyen kişi amacınna ulaştı, çamaşırlarını doğru sıcaklıkta yıkayabildi. Fakat hepsi bu. Ama ben konuşma bittikten sonra mutlukluktan havalara uçuyordum. Demek ki uzanan yardım eli benimmiş. Yardıma ihtiyacı olan benmişim. Kendi elimi tutup kendi kendime yardım etmişim.

    Bu olay gösteriyor ki, biz yardım için birisine yöneldiğimizde aslında bu yöneliş ona değil, ondan çok kendimizeymiş.

    Yardımına koştuğumuz kişinin bir duvarını tamir ediyor olabiliriz. Bu gerçek. Fakat asıl onarım kendi ruh dünyamızda gerçekleşiyor. Belki içimizde karşıdakinden çok daha fazla duvar onarılıyor. (Lisede gördüğüm fizik dersleri aklıma geldi. Basınç konusu vardı. Su cenderesi diye bir şey vardı. Az bir kuvvetle büyük yükler taşınabiliyordu. İşte öyle bir şeyler.)
   
    Öyleyse neden duruyorsunuz. Hemen harekete geçin. Yardım edin, herangi birine. Hem herkese, hem kendine. Bu yardım; yoldaki bir emgeli alıp kenara çekmekle de olur, yol kenarındaki birini karşıya geçirmekle de olur. Küçük veya büyük farketmez. Yağmur gibi, damla damla doğar seller ve denizler. Bir bakmışsın okyanus olmuş, umman olmuş, taşmış ameller.

    Ömrün, şuan yaşadığımız an ile veya bu dünya ile sınırlı değil. Şimdi düşene el uzat ki yarın sen düşünce biri de sana uzatsın. Yada en azından düşme ihtimalini azaltsın. Dedim ya, ömür bu dünya ile sınırlı değil diye. Ahiret var. Bu dünyadaki iyiliklerin, amellerin öbür dünyada elinden tutsun. Dünya'dan boş yere geçmiş olma, giderken yanında ne görülebilirsen kar bil. Ama küçük, ama büyük. İyiliklerin mahiyetini biz bilemeyiz. Belki az görünenler nice çoklardan daha çoktur, orasını Allah bilir.

    Asla ama kesinlikle asla! Şunu sakın yapma! "Ben bugün bir iyilik yaptım ya, yarın kesinlikle iyilik bulacam," deme. Tefeciliğe bulaşma. Hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz. Yaptıklarını sadece Allah rızası için yap. Sen yeter ki tohum ek. Hasatı ahirete kalsın. 

“İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.” (Rahman, 55/60)
“Allah Teala şöyle buyurdu: Ey ademoğlu! (Allah için) infak et ki, sana da infak olunsun!” (Buhari, Nefekat 1; Tevhid 35; Müslim, Zekât 36, 37)

Hiçbir iyiliği küçümseme. Bir mum başka bir mumu uyandırmakla bir şey kaybetmez. Korkma. Vermekle de eksilmez. Sebe Suresinde, “...Allah yolunda ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir...” buyuruyor. Tamam, belki bir taşı oynatmaya bile yetmiyordur gücün. Olabilir. O zaman dua et. Ki bu bazen ötekilerden çok daha fazlası eder. Kendine et, hemen yanı başındakine et. Ailene, ülkene ve Dünya coğrafyasındaki tüm mazlumlara et. Herkes yanındakine dua etsin, yapabilirse onun yanındakine de etsin. Hatta böylede bir yazı yazmıştım yıllar önce...

    Elini eli bil, düşeni tutup kaldır. Kimse kimsenin kusurlarına çelme takmasın. Başkasının yanlışı seni doğru kılmaz. Evet, bazen görmemek de bir yardımdır. Hatalarını, kusurlarını örtmek, o yanlışı ayıplamayıp yeni nesillere taşımamak da bir yardımdır. Sen birini ayıplarsın ve o yanlış sana da bulaşır. Ve birgün aynısını sen de yaparsın. Sonra öteki seni ayıplar ve bu zincir böyle sürüp gider. Sen buna dur de. Taşıyıcı olma. Yapabilirsen düzelt, düzeltmesine yardım et. Alay etme. Çelme takma.
   
    Peygamber Efendimiz (sav), “Bir kul bir başka kulu(n ayıbını) dünyada örterse, Allah da kıyamet günü onu(n ayıbını) örter.” (Müslim, Birr, 72) buyurmuyor mu?

    Hayatın iniş ve çıkışlarında ilerlerken düşeni tutup kaldıralım ki istikametimize dosdoğru, sağlam adımlarla gidebilelim. Evet, nihayet oldu, elhamdülillah bu yazıyı tamamlayabildim. Şimdi sen, bunca sözden sonra bana ve daha çok kendine yardım edebilir misin? Bu tavsiyelerime uyup birilerinin elinden tut ki, sözlerim boşa gitmesin. İnşallah yaptığın iyiliğin sevabından Allah (cc) beni de hissedar eylesin. Eyvallah...


S O N

Ahmet Kemal Ünsaçan
15:13 - 30 Mayıs 2023


Ne 9 ne de 19

Bu yazıyı tamamlayabilmek için ne kadar müzik lazım acaba? Girizgahları süslemek için hangi şiirleri okumam gerektiğini unuttum. Bilmem şimdi bana kaç harf, kaç kelime, kaç keder lazım...

En iyisi en kestirme yol. Hemen, nefes dahi alıp vermeden. Öyleyse hadi başlamalı...

Yıllar sonra yine bloğumdayım. Artık çok az insan okuma eylemiyle ilgilense bile buradayım. Kayıp giden ekranlara hapsolmuş insanlara rağmen yazıyorum ve maalesef yazmak zorundayım. Bir yazar (adı aklıma gelmedi), başkasının dertlerini dinlemek artık demode oldu, gibisinden bir şeyler demişti. Galiba haklı. Ama kalem susmuyor işte. Koca evrende, bir tek okuyanı olmasa bile yazacak... ve galiba buna mahkum.

İlk satır epey geride kaldı. Fakat imkanım olsaydı bu yazıya şu cümleyle başlamak isterdim: Özlemini susturamaz kimileri. Ve sonuna da üç güzel nokta koymak isterdim. 

Ben bunu becerebilenlerden olamadım. Bir sonraki anım bir önceki anıma hasret ilerliyorum hayat denizinde.  Yaş ilerleyince yıllar sadece geçiyor. Hem ruhunda, hem cisminde durmaksızın bir şeyleri eskitiyor, eksiltiyor. Ve ben birer birer büyüyorum. Hissetmeden... Sanki hayatım bir roman ve ben sayfanın birinde takılmış gibiyim. Dönüp dolaşıp aynı satırları okuyorum. Bir kuyu boşlukta düşüyor ve galiba ben o de o kuyunun içinde düşüyorum. Döngüler ömür boyu... Söylediklerim çok mu saçma? Haklısın bence de öyle. Ve haklı olman beni daha çok ürkütüyor.

Totemizm kavramından çok ama çok uzağım. Öyle de kalsın, yaklaşmasın bana. Fakat 9 rakamı bende ayrı bir öneme sahip. Hayatımın birçok dönüm noktası bu rakama rastlar. Şimdi 29 yaşım da tükendi, az önce beni terk etti. Ardına bile bakmadan çekip gitti. Boğazıma takılan yumru ise hala yerinde...

Şu anki his yoğunluğum ne 9'da ne 19'da vardı. Belki o yıllar hiç yaşanmamıştı. Bunca zamandır Dünya üzerinde kolumu ve bacağımı gezdirmişim gibi geliyor. Kim bilir. Şimdi yine bir 9 ile karşı karşıyayım. Ya bu 9'un şarjı bitti, yada sapağı kaçırdım ve yanlış bir yerden döndüm.

Ben eskiden böyle değildim. Gerçekten. Güneşe mırıldanırdım, o da beni duyardı. Çıkmaz sokakların kılcallarında gezerken, kendi uydurduğum ve hiç bir zaman yazamadığım; Seni Seviyorum Yalnızlığım, diye bir şiir mırıldanırdım. Ama sadece bu kadarını, çünkü gerisi hiç kağıda düşmedi. Yalnızlığım ve ben mutluyduk. Onu sever, onu şiirlere boğardım. Şimdi hayat beni kuşattı. Elimde kelepçe, gözüyse üzerimde, kolumu kımıldatsam ayıplıyor. Gerçekten.

Dur artık, bir nefes al...


Nefes alıyor olmak inanılmaz güzel, bunun şükründen de son derece acizim. Ama ah eski şeyler eskimese... 

Kelimelerim, neredeyseniz çıkın ortaya! Saat ilerliyor, siz neden yoksunuz? Bana hakim olan yoksa size de mi hakim...

Minecraft oyununa yaklaşık on yıl önce başlamıştım. Fakat bir süredir oynamıyorum. Bu oyunu yükledikten sonra bir dünya açmıştım. Yıllar boyunca da hep o dünyada binalar inşa etmiştim. Haritası artık dna'ma işledi diyebilirim. Geçen gece o dünyanın sokaklında dolaştım. Gezerken, hangi binayı ne zaman yaptığımı, yaparken ki günlerimi hatırladım. Ve geri döndürülemez geçmiş zaman gerçekliği içimi acıttı...

Acaba şimdi, tam da şuan ne yapmalı? Nasıl arınmalı melankoliden. Kelimelerim bile beni terketmiş. Sussam, olmuyor. Korkarım. Gece tuhaf şekilde eski yerinde. Halbuki yıllar önce beni yazmaya teşvik eden oydu. Şimdi neden bana dokunmuyor, dilimin kilidini çözmüyor? Ne buna mani? Tamam, eskiyen eskisin, aksine güç yetiremem zaten. Ama yenisi, gün gelip (yada gün bitip, böylesi daha makul) çekip giderken ne olur üzmesin. 

Bu dua bunun için icat edilmemiş ama geçmişi hep özleyen biri olarak kullanmakta beis görmüyorum. Rabbim gördüğümüzden geri koymasın. Dileğimi ve duamı da satırlarıma yerleştirmişken susmak zorundayım. Yoksa ben buradan çıkamam...


Çözülmesi imkansız bir düğümdür zaman. 

Kat kat... Girift... Mühürlü...

Hüzün yüklü ama ağlatmayan.

Göz yaşlarını içinde biriktirmeye mecbur eden.

Zaman sanki bir beni mi eskitiyor, dedirttirmeyen...



Hay Allah, ben nerden biliyim, bir hecenin perçeminden tutunca ötekilerin de peşi sıra geleceğini. Nasıl unuturum ki sağanaklar da esasında zerrelerden ibarettir. Yazmanın efsununa kapılıp, benim yalın duygularıma yabancı kayıp bir ruhun portresini çizdikten sonra bilmem ki şimdi hangi dilde susulur. 


S  O  N

Ahmet Kemal Ünsaçan

Tarihleri arasında yazıldı

04•11•20-23•40   -   24•05•21-14•47



Kaderi görebilir miyiz?

Herşey kadere dahil! Herşey kaderin içinde! Herşey kaderden!

Önceki yazımda kısa bir bahis açmıştım. Bu yazıyı bir yıl önce yazmaya başlayacaktım ama bir türlü cesaret edememiştim. Uzun zaman kafamda döndü durdu fakat kağıda dökülmeye pek yanaşmadı. Sanırım şimdi sırası geldi. Peki neden şimdi, şu gün? Çünkü dün birkez daha kadere şahit oldum...

Evet, kadere şahit olmak diyebiliriz buna. Peki sen kader nedir bilir misin? İstikametti belirlenmiş çelikten bir çizgi. Tek yol, tek yön, tek çıkış...
Öyle durumlar geliyorki insanın başına, kaderin mükemmel işleyişine şaşıp kalıyor. Olayların uyumuna hayretle bakıyor. Bu uyum, ya altın oranın soyut bir tezahürü, ya da ondan daha mükemmel başka bir düzen. Bilinemez... Anlatacaklarımı tam tahayyül edemediğim için doğru kelimeleri birtürlü bulamıyorum. (Anlaşılan bir yıl yetmemiş kafamdakilerin olgunlaşmasına) Nasıl desem, teşbihte hata olmaz derler ya, rüya gibi birşey işte. Herşey aynı bilincin ürünü. Kuklamsı karakterlerin birbirine benzeşen eylemleri...
Yok, böyle olmadı, sevmedim. Daha somut şeylerden örnek verecek olursam; bal peteklerinin mükemmel dengesinden tutun, gezegenlerin hassas çekim kuvvatine kadar. Ya da insan bedenindeki makinelerin ritmik çalışmasına kadar. Benzetmelerin ucu açık. Aklınıza gelebilecek herşeyin (aklınızın dahi) yaratıcısı tek ve yüce Allah olduğu için herşey böylesine düzen içerisinde.

Bu uyumu olaylara yansıttığımızda da aynı etkiyi görmek mümkün. Aslında doğru kelime "girift" Herşey içiçe ama kesinlikle kaotik değil. Mesela, uç bir örnek veriyorum, yolda giderken cebine bir taş koyuyorsun ve gün geliyor o taş senin hayatını kurtarıyor. Nasıl oluyor demeyin, bir şekilde oluyor işte. Küçücük bir taşın bile kader çarkında rolü var. İşleyişi öyle. Basit, ama bir o kadarda inanılmaz.

Kısacası, keyfimizce yaşıyoruz ama herşey kaderderde yazılı. Biz sadece yeniden keşfediyoruz. Kısıtlı irademiz sadece yoldaki taşları oynatmaya yetiyor. Ve aslında o taşların kaderinde de yerinden oynamak var. Hiçbirşey rastlantı veya yeniden yazılıyor değil. Esasen tüm taşların devinimi aklımızın alamayacağı bir dengeye sahip.
Yapamıyorum... Belkide ilk kez böyle zorlanıyorum.

Başka nasıl anlatsam... İşlerin yolunda gitmesi için sürekli çabalıyorsun değil mi? Yürümeye başladığın andan itibaren amacın bu oldu. Sadece duruma göre bu amaç farklı şekillere bürünüyor, ama odak ve ufuk aynı. Durmadan koşuyorsun. Bazen yoldunda duran, seni tökezletebilecek engelleri hiç ummadığın şekilde aştığını farkediyorsun. Ve bu kesinlikle senin iraden dışında gerçeklişiyor. Sen kendi aklınla onu yoldan kaldırmak istesen belkide yapman imkansız veya çok zordu. Ama bir şekilde aşıyorsun işte, öyle veya böyle. Hemde hiç beklemediğin bir anda ve en mükemmel şekliyle. Sen kendi iradenle aşmaya kalksan belki olmayacak. Düşeceksin veya başka bişey olacak.
Yada karşına engel sandığın bir duvar çıkıyor. Yıkmak için yırtınıyorsun. Onu parçalamazsan yoluna devam edemezsin sanıyorsun. O duvarın, senin için nelere kalkan olduğunu, seni nelerden koruduğunu göremiyorsunki. Kaderi göremedeğin için düşman bilmişsin bikere. Sonra açıyorsun müziğin sesini, yatağa uzanıp isyanına ortak oluyorsun. "Kahpe felek sana nettim neyledim..." Ne büyük saçmalık.

Benim başıma çok geldi. Bir kaç kez kaderi görmeye çok yaklaştığım için (!) bazen durup düşünüyorum. Özellikle anlam veremediğim bir durumla karşılaştığımda. "Bu da kadere dahil, ama ben şimdilik göremiyorum," diyorum. (Bunu hep yapabilsem ne güzel olurdu) Göremediğim durumlarda ise şöyle oluyor. Mezuniyet törenine katılacaksın, ama nasıl? Listede adım bile yok. Kep ve cüppe almamışım. Sahnenin ve salonun durumunu bilmiyorum vesaire vesaire... Sonra bir rüzgar esiyor, herşey bitmiş, sahnedesin. Tabii bukadar basit olmadı, çok fazla nüans var. Lakin her detayı anlatıp konuyu saptırmak istemiyorum. Neticesinde herşey, benim beklediğim kasırga zorluğundan, tahmin bile edemediğim rüzgar kolaylığında gerçekleşti. Kader diyorsun ama öncesinde bu noktayı görememişsin. Aklıma başka örnekler de geliyor ama en belirgini buydu.
Birde şunlar var; İçiçe geçmiş koridorlarda bir oda arıyorum, daha önce hiç gitmemişim bilmiyorum, bodrum katındayım etrafta kimse yok, rastgele ilerliyorum (tabii bana göre rastgele, kaderi henüz görememişim ya) ve bir anda sol tarafımdan bir kapı açılıyor; aradığım yer karşıma çıkıyor. Bunlar benzetme değil gerçek... Birisi ile acilen görüşmem gerek, sanki her iş benim için ayarlanmış gibi tam kapıdan çıkarken yakalıyorum onu. Ve sonra diğerini de aynı şekilde... Sınava giriyorsun, sorular senin çok iyi bildiğin bi konudan çıkıyor. Ya da tek çalıştığın konudan... Neyse fazla uzatmayalım.
Düşündükçe örnekler çoğalıyor ama bence bukadarı kâfi. Demem o ki; Kaderde ilerliyorsun ve önünde bazı köşe taşları var. Senin bunları geçip geçemeyeceğin önceden biliniyor, sadece onlara ulaşman gerek. Yol ayrımlarında neyi seçersen seç, akıbetin yazılı, istikameti değiştiremezsin. Doğru yolu bulabilmek için sadece gayret etmen gerekiyor. Ve asla kendi başına da değilsin. Gayeretin neticesinde çarklar öyle bir dönüyorki...

Ama kesinlikle demiyorum, "Sen şöyle geç, ön koltuğa otur, kapa gözlerini ve hayatın tadını çıkar. Nasıl olsa kader seni son durağa kadar götürecek" diye. Sadece nezaman ne olacağı biliniyor diyorum. O sonuca kendi hür iradenle ulaşacak olan sensin. Eve istediğin yoldan gitmekte özgürsün dostum. Demek istediğimle bunu karıştırma, çok ayrı şeyler.

Kaderi önceden görebilseydik tabii ki çok güzel olurdu. Bize sadece yaşamak kalırdı. Kalp huzurlu, gönül rahat, yersiz karamsarlıklardan uzak, sessiz ve sakin... Ama korkarım o zamanda sınanmanın bir manası kalmazdı. Dünya'ya gelişimizin amacı kaybolurdu,  İstikametimiz ve akıbetimiz çok önceden biliniyor. Allah, bizim sadece sabretmemizi bekliyor. Bir nimete kavuştuğumuzda ise şükretmemizi. Herşey kadere dahil! Herşey kaderin içinde! Herşey kaderden! Biz ise, yaşayıp sonucunu görmeliyiz. Hiçbirşeyin rastgele olmadığını, herşeyin bir sebebi (veya kaderi) olduğunu bilmeliyiz.

Peki, buraya kadar, muhteşem ve eksiksiz işleyen bir makinenin portresini çizdiğimi düşünüyorum. Eğer beceremedimse, siz maksadımı öğrendiğinize göre kalanını kendiniz hayal edeverin ve beni tamamlayın. 
Şimdi makine müthiş. Fakat bu makine nasıl çalışıyor? Bana öyle geliyor ve kuvvetle muhtemel ki cevap dua. 
Üzgünüm, fazlası dileme gelmiyor.

Ama yaşamak gerçekten çok zor, böylesi ise daha kolay...



S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
05•IX•17


Yaşamdaki Güncellemeler veya Şimdiki Zaman


...Galiba yoruldum,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Kendime kalbimi kanıtlamaktan,
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum... 

Can Yücel'in şiiriyle başlamak konumuza olmasa bile şuanki ruh halime çok uygun düşüyor. Bu sayede kendimi daha iyi özetlemiş olduğumu hissediyor ve rahatlıyorum. Özellikle son mısrayı vurgulayarak, altını çizerek, kalınlaştırarak... Bu zorunluluğun ve tüm zorlukların yorgunluğu yordu beni. Paslanmışım... Normalde bir çırpıda doğması gereken başlığın üzerinde uzun süre tepindim. Sırf bu yüzden denememin; tasarladığım kadar uzun, arzuladığım kadar güzel olmayacağı aşikar. Öyleyse hemen başlayalım.

Mevsim yaz, havalar hem serin hem sıcak, yağışlı ve ben mezunum. Okul biteli iki ay anca olmuştur. Garip bir fırtınanın içerisindeyim, herşeyin havada olduğu. Tüm düşünceler, fikirler, doğrular, yargılar, yanlışlar, planlar, hayaller, beklentiler, arzular... Amaçlar... pişmanlıklar...  Gözgözü görmek şöyle dursun, akıl bu fırtınada doğduğu güne hayretle bakıp çıldırmamayı umuyor. Yıkılmış taştan bir kalenin hortuma kapılmış parçaları gibi birbirine çarpıp birbirinden uzaklaşıyor tüm düşüncelerim. Rüzgar deli... Bulutlar bulanık... Karanlık kavi... Ya da okyanusta bir kasırganın içinde. Bir yelkenlinin spiraller çizen döngüye ilerlemesi gibi herşey. Kafamın içndekiler, hayallerim, yaşadıklarım... Abartıyı severim. Metaforlara baş vurmadan anlatmam da imkansız. Yoksa gerçeklik daha sıkı sarıyor benliğimizi. Soyutluk herzaman iyidir.

Eskilerden bi arkadaşım, dipsiz bir tünelin içinde olduğunu söylemişti. Zamanın birinde. Karşıdan gelen ışığın kurtuluş mu, yoksa trenin ışığımı olduğunu bilmiyordu. Ve bu bilinmezlik onu korkuya hapsetmişti. Neticede tünelden kurtuldu. Ama şimdi o tren peşinden geliyor. Kaçmak zorunda, dursa olmaz... Merak ediyorum, acaba benim tünelim kaç metre uzunlukta, kaç düşünce karanlığında ve kaç duygu boşluğunda. Kestirmek imkansız. Daha tünelin nersindeyim onu bile bilmiyorum, belki de daireler çiziyorum. Heryer karanlık.

Duygularım, metaforlarım ve onlardan geriye kalan herşey bir kara delkte emilmişcesine inceliyor. Birbirne karışıyor... Taneciklere ayrılıyor... Farklı bir zaman ve boyuta püskürmeden önce beyaz bir şarkı olup üstüme yağıyor... Her zerreyle belki tek tek mücadele edebilirim. Merceksiz bakıldığında bile önemsiz şeyler. Ama birleştiklerinde mesele halini alıyorlar. Küçük Prens'in gezegenini kaplayan baobap ağaçları gibi... Savaşımın rengi bin ayrı tonda. Her gün artıyor, bölünüyor, çoğalıyor. Yenileri ekleniyor, bitmiyor.

Tüm bunlara rağmen dışarıdan bakıldığında basbayağı mutlu görünüyormuşum. Başka bir arkadaşım, iç huzuruna nasıl ulaştığımı sormuştu. Çağımızdan uzak bi soyutlukta nasıl yaşadığımı ima etmiş olmalı. Sadece şaşırdım. Yaşamın tekilliği içerisinde öyle bişeyi yakaladığımı veya nasıl ulaştığımı bilmiyordum. İçimde eksi ve artılar hep içiçe oldu. Ben sadece kimi zaman birinin sesini kıstım, diğerini yüskselttim. Kimi zamansa kendimi müziğin ritmine bıraktım. Sussalar olmaz... "Belki bu hâlin fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır." demiş Nazım Hikmet Ran. Katılıyorum...

İlk paragraftaki kadar yorgun değilim şimdi. Güneş çıktı. Kalbim bitkin düşsede ruhum rahvan ilerliyor. Yazmak iyi geldi. Garip bir sessizlik var şimdi, zihnimdeki iniltilerin üstünü örten. Tahayyüllerim başka merkezli artık. Yaklaşık bir yıl önce planladığım bir yazı vardı. Yukardakiyle tabana tabana zıt. Birtürlü cesaretimi toplayıp başlayamadığım bir çeşit ilaç. Belki yakında onu yazar ve paylaşırım. Yaşam iksiri gibi bişeyler olur.


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
07•VIII•17


SON

Düpedüz yorgunluk işte bu. Bir projenin, bir dönemin, bir senenin, bir okulun ve sekiz yılın..  Artık kitap okumak, film izlemek, oyun oynamak, yazmak, yolculuklarla uzaklaşmak, kaybolmak ve kendimi yeniden bulmak istiyorum. Herkesden ve herşeyden uzakta... Sonra durulmak, kendimi yeniden bulmak, bıraktığım yerden yaşamak ve hayatın içinde kaybolmak istiyorum. Sıradanlığa kapılmadan ama olması gerektiği gibi. Monoton ama esrimelerle dolu. Özümseyerek veya gülümseyerek... Çok karmaşık olan hayatı ince bir süzgeç altında yaşamak istiyorum. Basit şeylerden zevk almak, onlar için saatler harcamak, sonra herşeyi yeniden başlatmak...

Üstteki yazıyı bir hafta önce derslerden sıkılınca yazmıştım. Şimdi kafam daha bulanık ve sisli. İki gün öncesiyle aynı ruhta mıyım bilmiyorum. Şimdiki hava daha farklı. Garip, sıkılgan. Çarşamba günü son jüri de bitti. İçimde garip bir boşluk var. Alışmışım bu maratona, verdiği yorgunluklara, heyecana... Nasıl dolduracağımı bilmiyorum. Dün odamı toplarken fark ettim, çoğu şeyi bir dahaki makede kullanırım diye boş yere saklamışım...
Okul bitti! Bir dönem, bıraktığım yerden sürdürmek istediğim, her duamın içine aldığım okulum...  Sanki şimdi, bitti derken "öldü!" der gibiyim. Birbirine karışıyor ve hangisi olduğunu seçemiyorum. Taksit taksit okuduğum için üzülemiyorum da. Sevinmek? Sanmam. Sonu olan şeyler üzücü oluyor... 
2009'da başladı üniversite, 2017'de bitti.  Altı yaşında başladığım süreç yirmi altı yaşında sonlandı. Garip duygular içerisindeyim.


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
09•VI•17


25'in Öncesi ve Sonrası

İlham denizinden dilime düşen ilk cümle bu oldu, "İçimdeki karanlığın rengini öğrenmiştim. Ama bu bambaşka bir ton." Gerisi de şöyle geldi. Büyümek, büyümek zorunda olmak böyle birşey mi? Keşfedilmiş bir karanlıktan keşfedilmemiş bir başka karanlığa seyrüsefer eylemek. Hayır! Bu kadar basit olamaz, olmamalı. Büyüdükçe birşeyler ölür insanın içinde ve sen bazen buna dayanamazsın. Adını koyamadığın bir yumru gelir oturur boğazına. Yumuşat yumuşatabilirsen. Ağlasan biraz rahatlarsın ama ne fayda. Düpedüz büyümek bu, bir daha eskiye dönememek, ölmesi içinden birilerinin, kayıp eski karanlıklara karışması, bir daha dönemeyecek olduğunu kati surette bilmem, ağlamanın faydasızlığı, ölüme bir saniye daha yaklaşman, sorumluluklar, kaçamayış, zorluklar, mücadele, hissizlik, uykular, büyümek... Ve hepsi. İşte bu büyümek. 

Tam sekiz basit dakika sonra resmen 25 yaşımı dolduruyorum. Bu sekiz dakikaya 25 yılın özetini nasıl sığdırıp onlarla vedalaşabilirim? Çeyrek yüzyıl, 25 kış ve yaz, 25 kez büyümek, 25 kez eskiyle vedalaşıp... Belki de yaptığım yanlış. Duygusal ve tutucu davranarak geleceğimi ve yeni yaşımı istemeden de olsa ipotek altında karşılıyorum. Belki biraz ümitvar olsam? Ne farkeder altı dakika kaldı işte, ben bunları yazarken iki dakika daha büyüdüm. Değişen bir şey de olmadı işte. Öylece kayıp gittiler zaman tünelinden, geri dönmemek üzere. Ne boyum uzadı ne de bir mucize gerçekleşti.

25 yıl, Çeyrek asır, çeyrek yüzyıl eder. Daha küçük ölçekte ise 219.000 saat, 788.400.000 saniyeye ve binlerce dakikaya eş demek. Cidden bukadar süreyi ben mi yaşadım? Bu imkansız. Zaman denilen kavram benim için oldukça göreceli çünkü. Einstein mezardan çıkıp gelse hesaplayamaz. Ömür çizgim bazen uzadı, bazen kısaldı. Ama yaşadıklarım kesinlikle 25 yılla ölçülemez. Belki de olaya bir de şu açıdan bakmalıyım, 25.yıl birilerinin ömrünün son günü oldu. Onlardan şanslı mıyım?

(Saat 00.01 Durdum ve öylece bakakaldım. Saatin tiktakları ilerlerken birden farklı bir boyutta nefes almaya başladım. Bir saniye içerisinde bir gün değişti, bir yaş değişti, bir an değişti, bir yaşayış değişti ve artık hiç birşey eskisi olmayacak... Olmaması için çaba sarfedeceğim...)

Dünya yaratıldı yaratılalı milyarlarca insan, belki de benim yaşadığım kadar yaşayamadan hayatını kaybetti. Benim onlardan farkım ne? Fazlam ne? Sayıyım, hayal kırıklıkları, pişmanlıklar, olamayışlar, ve yine pişmanlıklar, kaybettiklerim, kazanamdıklarım, ve bir pişmanlık daha. Ve muhtemelen bir yığın günah. Çünkü çocuk yaşta göçenler zaten cennete gitti, amenna ve saddakna. Onlara göre bi artım olmayacağına göre. Off, gece gece yine çıkmaza girdim. Neden bunca şeyi yazmak yerine kendime basitçe bir "İyiki doğdun," diyemiyorum. Neden bukadar karmaşık ve içinden çıkılması zor kısır döngülerle dolu bir dünyam var?
Yine olmadı. Yeni bir yaşa daha adım attım ve ben hâlâ bir yazıyı istediğim gibi bitiremiyorum.

Belki de ana fikir budur, hiçbir şeyi istediğin gibi bitirememek. Neden olmasın. Aksi durumda hayal ve umut diye bişey olmazdı, her istediğimiz gönlümüze göre olur ve planlanmış şekilde biterdi. Ama öyle olmuyor malesef, işleyiş çok farklı. İnsan ömürleri bile aniden sönüveriyor. Kim bilir, biz geleceği beklerken orada bizi neler bekliyor. Geçmişteki karanlığı öğrendik. Yarı yarıya pişmanlık ve özlemle dolu. Ama ilerideki karanlık? Biraz umut, biraz beklenti, bolca da karamsarlık benim için (belki de içinde bulduğum duygu durumu böyle bir dağılıma sebep olmuştur) 

Duygusallaktan karamsarlığa evrilmiş bu yazıya başladığım andan 20 dakika daha büyüğüm artık. Değişen bişeyler göremedim (saat dışında). Parmaklarım latin harfleriyle dolu tuşlarda gidip geliyor ve ben saniye saniye büyümeye devam ediyorum. 
Olaya dar pencerelerden bakınca bütün mesele "AN"larda kilitleniyor aslında. Yaşıyoruz bitiyor, diğerini de yaşıyoruz o da bitiyor, sonra bir bakmışız büyümüşüz. E ozaman bu geçiş evrelerine takılmak niye. Madem anlarda sıkışıp kalmışız. Dahası, madem mesele saniyeler kadar basit, ben bunca yazıyı niye yazdım cancağızım ben? Yarım saat içinde büyüdüğümü Dünya'ya haykırdım ve bitti. Değişen bir şey olmadı. Hayat tüm akıcılığı ve esnetilemez hızıyla devam ediyor. Birazdan rahatlatacı bir müzik açıp uyayacağım ve alakasız rüyalar eşleğinde sabaha ulaşacağım (İnşAllah). 26. Yılın ilk güneşi eşliğinde proje çizeceğim. Döngüler hayatın ta kendisi dostum, kurtulmaksa büyük mesele. Son olarak;
Hayat kısa ve acımasız, duygusallığa yer yok.
Gelecek sandığımızdan daha yakın, durdurmak imkansız.
Ama ümit hep orada ve sımsıcak, acılar kadar sınırsız.


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
24•XI•16


Kıyameti çağıran alametler

Gecenin bu saatinede içimden bir ses diyor ki, bundan sonra hiç birşey eskisi gibi olmayacak. Ne büyük alçaklık! Artık Adile Naşit yok. Kuzucukları da. Dünya o eski sulardan geçeli çok oldu. Artık putin ve füzecikleri var. Daha doğmamış çocuklara, anlamakta zorlandıkları bir masalı empoze ediyor. Doğum ne, yaşam ne, anne, arkadaş ne... Market arabasından raftaki şekere uzanmak ne, koşmak ne, ağlamak ne... Ya da ne bileyim, bir çocuk başka neler yaşarsa onlar bunların hepsinden mahrum doğacaklar. Onlar ölmek için, ya da en kötüsü, ölü doğacaklar...
Peki sen hangi alemdesin. En azından bir duana sığdırabiliyor musun cehennemi, o katiller için. Duanda yer var mı ölen çocukların ölmemesi için. Artık Ümran nefes alamıyor farkında mısın, hissediyor musun ya da özleyebiliyor musun... Ağlamaya çalış, belki yumuşatırsın kalbini.

Mekdanılds hâlâ bir numara gençlik, börgırkingin ateşi hâlâ seni çağırıyor, kokakola ise hâlâ milli şeyimiz abiler. Bok ye emi! Sonra da geç karşısına bol reklamlı televizyonunun, uyumaya devam et. Onlar da kıçının altından ülkeni alsınlar. Hı? Yapamazlar mı? Öyle mi diyorsun? Yaptılar dostum, atalarını uyutup yaptılar. Topraklarını da aldılar, tarihini de, donunu da. O ise sinekleriyle uyudu. İş işten geçip gözlerini açtıklarındaysa ilk yaptıkları Cennet mekan Sultan Vahdettin Han'a ve onun atalarını sövmek oldu. Uyumaya devam edersen sen de aynısını yapacaksın.
Üçüncü Dünya savaşı çıkacak diyorlar. Anlamıyorum. Birinci ve ikinci çok mu güzeldi de üçüncüyü çekiyorlar. Film mi bu savaş denilen şey. Orda burda fragmanlarla bizi hazırlayıp... korkmamalıyım ama korkuyorum işte...

Kıyamet, alametlerini çevresinde topluyor. Ya da alametler kıyametini çağırıyor. Ne farkeder, geliyor işte. Peygamber efendimiz dememiş mi, "Ben ve kıyamet işaret ve orta parmak kadar birbirine yakınız," diye. Saydım, o kutlu doğum gününün üstünden 1445 yıl geçmiş. Bu çok fazla parmak eder. Sürekli, "Daha vakit var," diye ertelediğimiz kendi kıyametlerimizle uğraşırken gerçeğini unuttuk. Ahir zamanı soluyoruz, gün gün tüketiyoruz. Birileri, sürekli alametleri yan yana dizip kıyameti çağırıyor. Komşumuzun ağlayan çocukları ise bunun ne anlama geldiğini bile bilmeden kanatlanıp cennete uçuyor. Ümran ve diğerleri gibi. Kimi sahilde, kimi Suriye'de...

Artık sussam iyi olacak, ölümden bahsetmek dilimi yordu...


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
05•X•16


Reenkarnasyon yok mu şimdi?

Elbette yok. Yani anlatmak istediğim versiyonu dışında yok. Bu versiyon da tam olarak reenkarnasyon sayılmaz aslında. Lakin benim kafamdaki tanımın sözlükteki karşılığı bu kelimeye denk geldiği için reenkarnasyonu kullanmak zorundayım. Yoksa asıl amacım bu kelimeyi etik veya terbiyeli kılmak değil. İsterseniz biz buna başka birşey diyelim. "Tan yaprakları," örneğin. Alakasız bir yakıştırma oldu ama ziyanı yok. Her ikisini de kullanmakta özgürüz. Nasıl olsa yazının ilerleyen kısımlarında ben her "Reenkarnasyon" dediğimde aslında "Reenkarnosyan" demek istemediğim anlaşılacaktır. Bu açıklama kısmını daha fazla uzatmasam iyi olacak, çünkü sizler zeki insanlarsınız.


Hayret verici şekilde bir gün aniden yaşamaya başladık hepimiz. Herşey önceden kaderde kayıtlıydı tabi, ama biz henüz bilmiyorduk. Sonra büyüdük, dünlere göre büyümeye de devam ediyoruz ve muhakkak bir gün gelecek yine hayret verici şekilde öleceğiz. Bu denklem herkesçe bilinir ve hiçbir aşamasına müdahil olamayız. Fakat çok uzun süredir benim kafamı karıştıran bir gelgit var. Biz gerçekten bir kere doğup bir kere mi ölüyoruz? İmleç yanıp sönüyor ve ben bu soruya ne cevap vereceğimi bulamıyorum. Tamam kabul. Doğumu nefes almaya başlamak, ölmeyi de bu yetiden mahrum kalmak olarak tanımlarsak eğer, evet bir kez ölünür. Peki yaşamak? O eylem veya artık her neyse işte, o kaç kez gerçekleşir. Durun ben söyleyim, sonsuz kez... Hem de ne sonsuz. Doğduktan bir süre sonra bebekliğimiz ölür, sonra herşeye ad takan ikonik çocukluğumuz, şımarıklığımız, yanlış bildiklerimiz, arkadaşlıklarımız, çocukluk düşlerimiz, vesaire vesaire...

Klasik denklemimize geri dönecek olursak, doğduk ve rutin şekilde büyüyoruz. Beş yaşına kadar olan sen ile şimdiki sen aynı mı acaba? (Kendime soruyorum, ama isterseniz alınabilirsiniz) Bu süre boyunca kaç kez öldün ve kaç kez doğdun. Çünkü değiştin, başkalaştın. Ben reankarnasyon dedim fakat mevzuya onun terbiyesiz kardeşi evrimi de dahil edebiliriz. (İmgesel kavramlar çerçevesinde tabii. İşimiz bitince onları boğarız gitsin) Değişimler ancak ölümle gerçekleşir. Metafora başvuracak olursak Baharlardan iyisini bulamayız. Her kış bariz şekilde ölür ve her yaz yeniden dirilir. İnsan yaşamı da böyle. Öle öle büyüyoruz. İşin ilginç tarafı, her seferinde aynı bedende yeniden diriliyoruz. (Ne güzel, hiç israf da olmuyor) Lakin her diriliş çok başkalaşmış şekillerde meydana geliyor. Bir zamanlar ölümüne bağlı olduğumuz değerleri, başka bir zamanda acımadan öldürüyoruz. (Yanlış ve doğrular asla tek değildir çünkü. Ama şimdi oraya hiç girmeyelim. Bırakalım bir başka yazının çıkmazı olsun) Sosyal medyada arasıra denk geldiğim bi söz var. Türk genci, ilkokulda Kemalistlisede Ülkücü, üniversiteside devrimcidir, diye. Mizahi bir söylev fakat haklı tarafları da var. Ama yok ya, bu örneği silelim, çok ideolojik oldu ve yazıya uymadı, kafamızı karıştırmasın, benim anlatmak istediğim değişim daha içsel. Ruhumuzla tenimiz arasında bir yerlerde gerçekleşiyor. Aslında örneklerin sayısını dilediğimiz kadar çoğaltabiliriz ama bu yazının kaderini de etkileyecektir. Kısacası, benim, yaşam boyu çok kereler doğrularım değişti. (Eminim sizin de öyledir) Mesela önceden çok tembel bir öğrenciydim, okul mokul hiç umrumda değildi. Sonra içimdeki bu tembel ölmek zorunda kaldı ve en zor dersten sınıfta tek yüz alan bir öğrenci doğdu. Eski ve yeni ben arasında aynı beden dışında hiç ortak nokta yok. Zamanında içimde bir yerlerde bir de yazar vardı. Yok, o henüz ölmedi. Hâlâ var ama sanırım şuan komada. Daha kimler kimler... Bunlar olurken hiç bir ölüm, hiç bir doğumu tetiklemedi. Lakin her doğum için bir ölüm gerekliydi. 

Ve eğer geçiş esnasında tam olarak ölmezseniz, eski ve yeni siz sürekli çatışıyorsunuz. Birden, aniden, öylece ölmeli insan, ki tekrar doğduğunda çok zaman kaybetmemiş olsun. Yani ölmeyi de bilmeli. (Bir yerlerden alıntı yaptım ama neresi olduğunu hatırlayamıyorum)


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
25•VI•16


Merhabalar, Elvedalar

İki üç yıldır girizgahlarım hep benzer cümlelerle başlıyor. Uzun süredir yazmamanın pişmanlığı, bundan sonra hep yazmak için vaatler vesaire... Klişelerden nefret ederim ama yapacak birşey yok, kurtulamıyorum bu durumdan. Hadi, daha fazla uzatmadan bişeyler yazalım. Aylar varki kelimelerle oynamadım. Dış Dünyanın cilveleri kafamın içindeki sesleri susturdu, yıprattı, inceltti. Yazılarımdan, hikayelerimden ve de daha çok hayali karakterlerimden uzaklaştım. Şimdi biraz ay ışığının sesini yükseltelim, yazabilmek için sakinleşelim. Dingin bir su gibi aksın rüzgarlar üzerimizden, bize yazmanın nasıl bir kuş olduğunu hatırlatsın. Çiğ cümlelerden sakınalım ve şimdi usulca yazıya dokunalım... (Fazla mı lirik oldu? Yapacak bir şey yok, öyle olsun bakalım.)


Basit şeylerle başlamak en iyisi. İki gün önce hayatımda birşeyler daha bitti. Seneye vereceğim iki dersin haricinde okul hayatımın büyük bölümü sonlandı. Üzülmeli miyim, yoksa sevinmeli mi bilemiyorum. Orada insanlar vardı, okulda yani. 2009'da tanışıp 2011'de vedalaştığım. Ayrı ayrı yönlere gittiler ve benim içimden de birşeyler eksildi. Sonra 2014'de başkaları olmuştu, iki gün önce onları da içimden çıkarmayı bildim (Ya da ben öyle sanıyorum). Seneye malesef son bir kez daha ayrılığın tadına bakacam. 

Bir şeyler paylaştığın bir insandan kopmak, kopacağını bilmek. Sanki hiçbir şey olmamış gibi içinden yitmesi... Onu son kez görmek, gördüğünün son olduğunu bilmek... Başkaları bu duyguya nasıl katlanıyor acaba? Ben yapamıyorum. Çocukken de böyleydim. İlkokuldaki ilk arkadaşım (ne garip, şimdi adını bile hatırlayamıyorum) başka bir okula gitmişti de saatlerce ağlamıştım. Yalnız sarı saçları kalmış aklımda. Kopuşlar ne acı, ne hazin...

Aslında biten şeyler insanı rahatlatıyor, haz veriyor. Süreç yorgunluklarını huzura dönüştürüyor. Ama şimdi içimde hazdan başka duygular da var. Sanırım beynimin bi yarısı istifçiliğe başlamış. Çünkü hiçbir şeyi ve kimseyi bırakmak istemiyor. Zaman dursun, bitmesin diyor. Her andan birazını saklamak, korumak ve orada sonsuza dek yaşamak istiyor. Aklıma "Yeşil Yol" romanı geldi. Sanırım kızıl derili mahkumdu bunu söyleyen. Ölüme giderken cenneti şöyle tanımlıyordu; "Hayatımızın en mutlu olduğumuz anında sonsuza dek yaşamak," gibi birşeyler demişti. Yazarın kafasındaki cennet anlayışı böyle olabilir, orası beni ilgilendirmez. Ama bu kavram bir şekilde (en azından rüyalarda) mümkün olsaydı, olabilseydi ne güzel olurdu. Kaybetmekten korkarmıydık yine? Her gece ve her an en sevdiklerinin parmak uçlarına dokunabileceğimizi bilseydik yani. Yine de yeni ayrılıklıklar ruhumuzu yırtar mıydı? Bence evet. Galiba yırtardı. Birileri ayrılığın panzehirini keşfetmeli artık...

Ama şöyle bir şey var ki, insanı biraz olsun rahatlatıyor. Bazen, çok mutluyken; sevdiğim birileriyle otururken veya önemsiz bir anda birden duruyorum. Bulunduğum anı düşünüyorum. Karşımdaki yüzün on yıl sonraki çizgilerini hayal ediyorum. Geleceği, gelecekteki durumları, değişimleri, kayboluşları, kopuşları... Vedaları...
Hüzünlenmemek elde değil. Çok sarsıcı oluyor bu düşsel depremler. Ama o andan uzaklaşıp şimdiye bakıyorum. Henüz hiç bir olası ayrılık geçekleşmemişken, kopuşlar yaşanmamışken, sahip olduğum (ama bunu düşünmeden farkedemediğim) huzuru düşünüyorum. Nasıl şükretmezsin bulunduğun ana? Değerini bilmen için illa yanındaki bir nefesin daha sönmesi, eksilmesi, silinmesi mi gerekir...
Bilmiyorum ne yapmalı, nasıl kotarmalı bu hassas duyguları. Çok zor... Şuan, "Son" demekten başka bişey yazmak gelmiyor içimden.


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
10•VI•16


Herkes Yanındakine Dua Etsin

Acıyla yaşıyoruz. Yağmurlarla yaşar gibi. Acı yağıyor üzerimize. Kaçıyoruz, saklanıyoruz, dinmesini bekliyoruz, ıslanıyoruz... Derken kaçtığımız o yağmurları durmadan ve duraksamadan içiyoruz. Hem kaçıyor, hem saklanıyor, hem de içiyoruz. Yağmur olmuş acılar, kan olmuş... Yağıyor durmaksızın. Saklanmak ve de kaçmak imkansız.
Sudan kaçılabilir mi? Ya da acıdan... Hayat mektubunun içindekilerden de öyle. Acı yüklü, ıslak, buruk, hüzünlü, güzel anılarla bezenmiş, karanfilli ve de mühürsüz birmektup... 
Su hayattır. Fakat acılar sudan daha fazla hayat... Hem su hem ateşten doğar. Hassas kalplerimizi pişirir. Acı öldürmez, fakat ruhları sertleştirir. Bazen de yumuşatır. Durmaksızın içimizde birşeyleri doyurur.
Ömrümüz ve de her günümüz acı dolu, anlayınsana! Acıyla besleniyoruz. Her zerremiz o olmuş. Ve dahi nefeslerimiz! Kapkara kollarıyla kapatmış dört bir yanımızı. Ama biz, ama biz, ama bizler, yine de acı çekiyoruz ciğerlerimize. Durmaksızın ve de ölmeksizin!
Sakinlik gerek... Sudan, havadan, karadan ve acıdan daha fazla sakinlik gerek. Şimdi herkes yanındakine dua etsin. Uzanabilirse onun yanındakine de etsin. Onun yanındaki de size... Tek dua katlanarak çığ olsun. Dualar yağsın üzerimize. Acılarla beslediğimiz, acıları yok etmek için dillendirdiğimiz dualar. Yağmur gibi, ama daha idil. Ateş gibi, ama daha müşfik. Ölüm gibi, ama daha aydınlık... 
Dua sellerimizi atalım yanımızdakinin acılarına. Tutalım ellerinden. Bütünleşelim dua ile. Kolkala girelim hayatın karanlığına, karanlığın hayatına... Tutuşsun kollarımız birbirine. Sevginin ateşiyle yansın alev alev. Aydınlansın aydınlanmayı bekleyen her ne varsa. Yansın! Erisin! Yanmadan ve de erimen çıkılmaz bu denizlerden... Esrik belirsizliklerden... Karanfilli hüzünlerden... Tüm ufukları kaplayan ebedi karanlık ruhumuzu da kaplamadan çıkalım bulutlara. Dua edelim. Dua ile şafaklara doğalım. Dua dua pekişelim. Dua dua akalım azgın nehirlerden ve de mağaralardan. Duanın aydınlatmadığı tek bir karanlık ruh kalmasın. Tek bir kıvılcım dahi olsa yakalım her mumu... Silelilm acıları silebildiğimizce. Bir kalp daha sönse ne olur demeylim, tutalım elinden duamızla. Ölmesin ölenler. Alev olsun davamızda, yangınımızda ve de...
Lütfen yine sakinlik... Günahsız ağızlarla temizleyelim birbirimizi. Kıyamete kalmadan, helalleşelim, arınalım, silkinelim ölü topraklarımızdan. Sonra kaldığımız yerden tekrar yaşayalım. Ama daha ince, daha saf ve de daha temiz. Okşar gibi dokunalım hayata. Kırmadan, incitmeden, ezmeden, öldürmeden, kaybetmeden ve de ziyan etmeden... Sakince sevelim sevilecek her ne kaldıysa...
Allah aşkına dua edelim. Birbirimize ve kendimize. Zaman akıyor; üzerimizden, ömrümüzden, sevdiklerimizden ve de seveceklerimizden. Eksilerek ve eksilterek akıyor. Ve bizler hâlâ yaşıyoruz. Acılarla, yağmurla, göz yaşlarıyla ve de duayla...


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
07•I•16


Düşünceler Herşeyi Değiştirebilir

Hadi bir şeyler yazalım. Kainatta yeterince kelime olabilir, ziyanı yok. Benimkiler de eklenince kıyamet kopacak değil ya. Yazalım gitsin, şurada bir kenarda dursun. Uzun zamandır yazmadığım için söyleyeceklerim kısa sürebilir. Yine ziyanı yok. Hem ne demiş ünlü mimar Mies Van Der Rohe, "Less is more." Meal veriyorum; "Az çoktur." Saygıdeğer Mies sana sesleniyorum, eğer haklıysan bu makaleyi çok seveceğim.

Düşüceler herşeyi değiştirebilir, dedim. Dedim ama malayani ve makyajlı bir başlık değil bizimkisi. İnanarak söylüyorum. Aslında Dan Brown'ın kitaplarını okuduğum andan beri inanıyordum ama yakinen tecrübe edince daha bir inancım arttı.

Geçenlerde doğum günümdü. Sebebini bilmiyorum, nedense bu seneyi devriye hiç umrumda olmadı. Normelde bir hafta öncesinden sevinmeye başlardım. Kolay değil, hayat merdivenine bir adım daha atıyorsunuz. Yaşınız yeni bir rakam kazanıyor. Özlemle andığınız günlerle aranızdaki mesefa biraz daha açılıyor. İmkansızlıklar çoğalıyor, meseleler boyut değiştiriyor, vesaire vesaire. Uzun lafın kısası bunlar mühim şeyler. En azından bir "AN" dahi olsa iki yaş arasındaki beklemesiz çizgiden geçerken bunlardan bir kaçı düşünülmeli. Ders çıkarılmalı. Ser levha edilmeli.

Ama hayır, ben bu sene doğum günümde bunların hiç birini hissetmedim. Yeniden doğmuşum gibi oldum derler ya, işte onu da olmadım. (Ne alakaysa) Sıradan bir güne uyandım, aynı sıradanlıkla yoluma devam ettim. Olabilir. Bu durum, yani doğum gününün hafifliğini üstünde hissetmemek beni evrendeki tek insan yapmaz. Gayet nesnel bir his. Ama kafamı kurcalayan soru şu ki, bendeki bu halin beni tanıyan herkese nasıl ulaştığı. İşte bunu aklım almıyor. 

Hani herkesin ortak aile ferdi olan fil hafızalı facebook'umuz var ya. Bir de onun, bakıp bakıp içlendiğimiz, önceki sene aynı gün neler paylaştığını gösteren hüzünlü bir servisi var. Doğum günümde o bölümü açtım. Her yıl aşağı yukarı yirmi otuz kişi doğum günümü kutlamak için duvarıma yazmış. Hatırlıyorum, özelden mesaj atnlar da vardı. Hatta ve hatta, Whatsapp'dan yazanlar ve telefonla arayanlar vardı. Geç farkedenler ertesi gün mesaj atmıştı. 

Lakin bu sene hiç birisi olmadı. Ne bir mesaj, ne bir arama (ertesi gün gelen bir arama hariç). Yanlış anlamayın, bu durumdan şikayetçi değilim. O sabah ben bile kendi doğum günümü umursamadım. Şimdi sorarım size, neden böyle oldu? Bir iki, hatta beş on kişi olsa anlayacağım. Ama sıfır hiç de makul bir sayı değil. Sanki ortak bir karar almış gibi kimse mesaj atmadı.

Ortaya iki teori çıkıyor. Birincisi; duyarsız düşüncelerimle beni tanıyan, kapsama alanıma giren herkesi etkiledim ve bendeki duyarsızlık onlara da bulaştı. Kendimizi kandırmayalım, yirmi birinci yüzyılda bir şeyler kolay kolay unutulmuyor. Falanca gün filancanın doğum günü var diye sürekli uyarılar alıyoruz. O gün facebook'u açan herkes benim doğum günüm olduğunu gördü. Ama yazmadı. Neden? Çünkü beyinlerinin üst bölgesinde bir yerlerde suskunluk hakimdi. İçten içe, mesaj yazacakları kişinin doğum gününü önemsemediğini hissediyorlardı. Ama onlar bundan habersizdiler. Çünkü gelen mesaj başka bir düşünce sisteminden çıkıp kendilerine ulaşmıştı.

İkinci teori biraz gaddarca. Fazlasıyla da gerçekçi. Günümüz toplumuna yakışan bir bakış açısı. Sadece ipucu vermekle yetinmeyi düşünüyorum. Kendimi tutamayıp ipin sonuna kadar sizinle gelebilirim de.

Kırık cam teorisi diye bir şey var. Ne olduğunu derinlemesine anlatacak değilim. Merak eden bir diğer aile ferdimiz olan google'a sorabilir. Hatırlayabildiğim kadarıyla ana fikir şu; Ahlaki değerleri yüksek bir toplumda sağlam bir cama bir kişi taş fırlatmış. Ondan sonra oradan geçen herkes taş fırlatmayı sürdürmüş. Ben de şöyle düşünüyorum, geçen senelerde ilk... Neyse, gerisini siz getirin. Merak etmeyin, size gücenmedim. Hepinize selam olsun. Söz yine fazla uzadı. Umarım Mies de bana gücenmemiştir.


S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
06•XII•15


Bayram Mayram

Her evde bir akran bulan çocukların tek hecelik oyunlarının ismidir, bayram. Hüzün kokar ve şekerle tatlandırılır. Yıllar sonrasının "Nerede o eski bayramları" her misafirlikten tek tek toplanır. Ve biraz da yetişkince sohbetlerin içinde beliren eski arsaların adıdır. O arsalara çıkan dairelerin, o dairelerden gelecek paraların, o paralarla gerçekleştirecek hayallerin...
Kolonya tutulur. Falancanın kızı, filancanın oğluna layık görülür. Gümüşi tepsilerde şeker ikram edilir. Dedikodular layıkıyla eda edilir. Kahve içilir. Bozulan işler dolar ve yuronun ihanetine bağlanır. Ağaran saçlardan kekremsi espriler devşirilir. Çocukluklar özlemle yad edilir.

Bayramlar acıdır, acıtır; Çünkü ilk defa görülen "Akrabalarla" tanışılır. Yedi inç tabletli çocuklar dedelerinin ellerindeki hayat çizgilerinden öper. O eller okşar, belki onlarca tombul yanağı ve kıvırcık saçı. Sonraki buluşmanın mahşere kalma korkusu ürkütür titrek yürekleri. Ama üzülmez. Sevdikleri yanındayken hüzün karışır toprağa. Bir bayram daha yaşamak için çabalar. Değişik şeylere umut bağlar. Arsalara, çıkacak katlara, katların güneye bakan cephelerine...

Sonra bayram biter, sanki sinema perdesi kapanmış gibi herkes hayatına kaldığı yerden devam eder. Bir sonraki bayrama kadar ölen ölür, doğan doğar. Ders almaya layık görülmeyen hikayeler dimalardan uçup gitmiş gibi tekrardan ezberlenir. Aynı masallar bir kez daha anlatılır. Bu böyle uzar gider işte...

Ya da sadece şunlar olur. Zil çalar, televizyon kapatılır. Havanın suyun derinlemesine analizi yapılıp memleket meselelerine hatırı sayılır bir katkıda bulunulur. Televizyon kanallarındaki bayram özel yayınları irdelenir. İki çikolata bir lokum alınıp "Daha gidilecek çok yer var," denilip kalkılır. Kapı eşiğinden, "Bize de bekleriz," tekerlemesi dile getirilir.

Her ikisinde de değişen bir şey olmaz aslında. Adı bayram olan bir ruh ara sıra gelir, bazılarına dokunur, bazılarına üfler, sonra da çeker gider. Ardında bıraktıkları dehşet verici bir hızla büyümeye devam eder...


Garip Dünya'nın Oldukça Garip Küçüklüğü

İşte yine başlıyoruz. Yaz geldi ya, artık yazmamak için bir bahanem de kalmadı. Aslında saymaya kalksam düzinelerce (ve hepsi birbirinden daha makul) gerekçe bulabilirim. Ama tüm bunlara rağmen yazmalı! Neyse, yeni yeni oluşmaya başlayan atmosferi daha fazla bulandırmadan işimize bakalım. İnşallah bu ilki olur ve devamı daha güzel gelir.

1.Perde
Baktığınız resmin gerisindeki bir bankta, yazmakta zorlanan ve yazmayı unutmuş bir yazar oturmakta. Dalları gökyüzüne karışan dev çınarların arkasındaki gökyüzü son derece alımlı. Bir mavi, bir beyaz, zaman zamansa güneşli. İnsanın ruhuna alacalı dokunuşlarda bulunuyor. Muhteşem bir esinti, ormandaki bülbüllerin şarkısının ucundan tutarak bu harika senfoniye eşlik ediyor. Neredeyse tüm evreni bülbül sesleriyle donatıyor. Ansızın başlayan bir masalın içinde gibiyim. Etrafımdaki her şey ve herkes inanılmayacak kadar güzel. Ama bu resimdeki asıl özne, suyun durmaksızın titreşen şırıltısı ve ona eşlik eden ahşap değirmenin ahengi. Ah şu su sesi. Saf, her şeyin içinde ve her şeyden daha narin bu şarkıyla kendimden geçebilirim. (Geçiyorum da.) Sanki o değirmen, suyu değil de, yıllara meydan okuduğu zamanı döndürüyor. Hep aynı yöne doğru, aynı ritimde ve aynı alışmışlıkla.

Gerçekte sahne böyle. Fakat biz zihnimizde o değirmene istediğimiz eylemi yükleyebiliriz. Şimdi dostlar, bulunduğumuz yerden biraz uzaklaşalım. Gelin hep birlikte, o değirmeni zaman makinesiymişçesine tersine çevirelim. Çok değil, altı ay öncesine gidiyoruz...

Hava şimdikinden kapalı. Sanırım biraz da puslu. Rüzgar böyle anlarda nasıl esileceğini iyi biliyor doğrusu. Elinden gelse, yerdeki çöplerle birlikte bazı insanları da önüne katıp sürükleyecek. Az sonra yağmur yağacağa benziyor. Ben ise arabadayım. Geniş ve hareketli bir caddenin kenarında, kırtasiyede işi uzayan babamı beklemekteydim. Yaklaşık bir saat tanımadığım insanları seyrettim durdum. Yüzleri, tanımadığım başka insanlara çok benziyordu. Bazen olur, insan garip düşüncelere kapılır gider. İşte ben de, o bazenlerin eşiğinde olduğumdan habersizce zamanı tüketmekteydim.

Karşımda sakin bi otobüs durağı varmış. Varmış diyorum, çünkü kafamdaki düşünceler ve çevremdeki garip insanlar beni yeterince meşgul ettiği için orayı ancak görebiliyorum. Sakin oluşuna gelecek olursak, işte orası tamamen ön sezi.
Durakta sadece bir kişi sabırla beklemekte. Yine tanımadığım genç bi kız. Sakin adımlarla durağın içinde ileri geri yürüyor. Ne zamandır orada olduğunu bilmiyorum. Varlığını ancak o an fark etmiştim ki, yanımdan geçen bi otobüs onun bulunduğu durağa yanaştı. Ömrümde ilk defa gördüğüm, ve bir daha görme ihtimalimin olmadığı genç kız otobüse doğru hareketlendi. İçimdeki felsefi dalgalanmanın miladını da onun otobüse doğru attığı ilk adımı başlatmış oldu.
Düşündüm ki, yaşadığımız Dünya nekadarda garip. Bazı insanları, bazı yerleri ve belki de bazı duyguları ömrümüzde yalnızca bir kez göreceğiz, hissedeceğiz, tadacağız. Bitti! Az sonra o hiç tanımadığım kız otobüse binecek ve benim dünyamın kapısını bile göremeden uzaklaşıp gidecek. Ömrümün sonuna kadar onu bir daha görmem imkansız. (Görsem de tanımam zaten. Umurumda da değil. O kız şuan bizim için sadece bi simge.) Tıpkı uzay gibi. Bazı gezenlerin hiç görülemeyecek olması çok yaralayıcı bir durum. An'ı yaşamalı insan. Sevdiklerimizle sonsuza kadar birlikte olamayacağız. Ve sahip olduğumuz şeyler sonsuza kadar bizim olmayacak. Hiç beklemediğimiz bir anda "Elveda"larla karşılaşacağız. Çünkü sonsuzlukla henüz tanıyamadık... Fakat hüzün her yerde.

Durakta bekleyen kız, benden ve düşüncelerimden habersizce otobüse bindi. Bu kez de otobüsün ardından bakmaya başladım. Benzer düşünceler beynimin sahillerine ulaşmak üzereyken otobüs tekrar durdu. Üstelik daha beş metre bile ilerlememişken. Kapısı açıldı ve beni durup dururken garip düşüncelere iten genç kız otobüsten indi. Ne düşüneceğimi bilemedim. Hani bu kızı ömrümün sonuna kadar bir daha görmeyecektim? Hani? Ne oldu? Felsefem şimdi durup dururken neden çöktü?
Ben kendi kendimi sorguya çekerken ve dış etmenlerden ötürü kendimle çelişirken, güneşli bir günde ansızın fırtınaya yakalanmışım gibi hissetmeye başladım. (Sanırım fazla abartılı oldu. Fırtınanın sesini biraz kısalım) Gerçeklerimin bile böylesine değişken oluşu beni afallattı. Varın ruh halimi siz düşünün. O ise, sanki hiç birşey olmamış gibi durağın içinde gezinmeye devam ediyordu. Demek ki, dedim. İnsana bazen ikinci bir şans verilebiliyor. (Durumu ancak böyle toparlayabildim) Ama her zaman değil!

Otobüsten indikten sonraki durak gezinmeleri bu kez çok sürmedi. Arabamın yanından geçen bi minibüse el kaldırdığını gördüm. Minibüs, az önce otobüsün durduğu yere durdu. Kız ise, az önce otobüse bindiği gibi şimdi de minibüse bindi. Bense ertelenmiş duygular içerisinde bu kez minibüsün arkasından baktım. Evet, her şey bir gün bizi terk edecek falan filan... (Otobüsün ardından yazdıklarımı hatırlayın ve aynı şeyleri tekrar yazdırmayın bana.) İkinci bi şans verilse de, verilmese de bir gün herşey bizi terk edecek. Tek gerçek bu. Şimdiden bu duruma alışmaya başlasanız iyi olacak...

Neyse, babamın işi nihayet bitti ve arabaya döndü. Benim okuluma doğru yola çıktık. Bu kısımlar önemsiz olduğu için çabuk geçiyorum. Okula vardık. Teslim etmem gereken bi ödev vardı, hocaya onu verdim. Daha sonra okulun koridorunda bi arkadaşımı beklemeye başladım. Bana ders anlatacaktı. Derken önce bir ses duydum. Koridorun ucundan, göremediğim bir yerden geliyordu. Bi kız sesiydi ve telefonla konuşuyordu. Bulunduğum yere doğru yaklaşmaktaydı. (Ne kadarda heyecanlı ama. Bu kısım da biraz abartılı olmuş) Bir dakika sonra görebileceğim bir açıdaydı ve hâlâ telefonla konuşuyordu. Sesin sahibiyle karşılaşana kadar hiçbir şey ummamıştım. Hatta durakta yaşananları neredeyse unutmuştum ve olacaklar aklımın ucundan bile geçmemişti. Evet, doğru tahmin. Oydu. Önce otobüse, ardından minibüse binen genç kız. Bana durduk yere karpadiemi hatırlatan (şimdiyse sorgulatan) genç kız yine karşımdaydı. Aynen duraktaki gibi, fakat bu kez okulun boş koridorunda gezinmekteydi. Aynı adımlarla, aynı bekleyiş tavrıyla ve yine aynı simgeselliğiyle. Elinde telofon, ömrümde hiç tanışma ihtimalim olmayan birisiyle konuşuyordu. Gülümsedim ve tüm çıkarımlarıma pes ettim. Dünya gerçekten çok ama çok küçüktü ve en büyük hobisi beni durmadan haksız çıkarmaktı. Gariplikleriyse bambaşka bir alem...

Derin bir nefes aldım. Ahşap değirmen, onun üzerinde kurduğum hayallerden habersiz dönmeye devam ediyor. Her şey, ben altı ay geçmişe yolculuk yapmamdan önceki haliyle duruyor. Demek ki geçiş anı çok uzun sürmemiş. Fakat zihnim hâlâ bir takım düşüncelere takılıp kaldı.


2.Perde
Dünya kaç gün diye sorsam, ne cevap verirsiniz. Elbette ve kuvvetle muhtemeldir ki herkesin kendi ömrü kadar. Yani nefes alanlar için bu sayı henüz muamma. Öyleyse biz de bildiklerimizden yola çıkalım. Bir kelebeğin veya bir kaplumbağanın dünyasını ele alalım. Kelebek; bir gün, bir hafta, birkaç ay yaşar. Kaplumbağa ise yıllarca, belki bir kaç asır. Bilmiyorum. Ortak nokta ne peki? Yaşamış olmaları mı? Evet, kesinlikle öyle. Birkaç yıl eksik veya fazla ne fark eder. Dünya aynı dünya, ölüm aynı ölüm. Önemli olan kendine biçilmiş süreyi iyi değerlendirmekte.
Şimdi süre mevzusunu bir kenara bırakalım da yaşayışa odaklanalım. Yine insansız bir örnek; bir arı ve bir tespih böceği. Yaptıkları eylem tamamen karşıt iki kutupda. Arı, koklamaya doyamadığımız çiçeklerde ömür sürüyor ve dünyanın en harika lezzetlerinden birini ortaya çıkarıyor. Diğerinin ne yaptığını zaten biliyorsunuz... İkisi de bir şekilde yaşıyor ve bize göre çok farklı canlılar. Birini (zaman zaman) sever, diğerinden (belki) nefret ederiz. Fakat onların gözünden baktığımızda durum değişmiyor. Çünkü muhtemelen ne yaptıklarını çok da bilmeden yapıyorlar ve yine muhtemelen onlara göre yaptıkları şey aynı; Emrolunduğu gibi çalışmak ve verilen süre içerisinde yaşamak.

İki örneği küme içine alıp kesişim kısmına insanı yerleştirince resmimiz daha bi belirgin hale geliyor. Evet, hepimiz aynı Dünya'da ve aynı zaman diliminde yaşıyoruz. Evet, hepimiz farklı ama temelinde benzer işler yapıyoruz. Kimimizin yaşam koşulları diğerlerinden zor ve can sıkıcı. Fakat hepsi bitecek...
Altı ay öncesini tekrar anımsayacak olursak; Dünya gerçekten çok küçük. Üstelik bu, benim dikkatli bakınca farkettiğim kadarıyla. Kim bilir hissetmediğimiz daha ne olaylar başımızdan geçiyor da göremiyoruz. Aynı insanla tekrar tekrar karşılaşmamı bir kenara bırakın, zayıf bir yıldırım bile yer ve gök arasında saniyenin bilmem kaçta kaçı arasında yolculuk yapıyor. Demem o ki, Dünya düşündüğümüz kadar, daha doğrusu hissettiğimiz kadar büyük değil. Aşılamayacak engellerin, Katedilemeyecek mesafelerin bile bir sınırı var. Tüm somut ve soyut örnekler bunu ispatlıyor. Kendinizi değiştirmeye yetmez mi?

Sığmıyor dostlar. Zaman kısa, Dünya küçük. Hâl böyleyken ve elinizde kısıtlı bir depolama alanı varken, orayı neyle doldurmayı düşünüyorsunuz? Nefret, kıskançlık, gıybet, iftira, yalan, dedikodu, hırs, hırsızlık, düşmanlık... Kısacası aklınıza gelebilecek her türlü AZAPLIK iş, vesaire vesaire. Listeyi dilediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Ama emin olun değmez! Ve de hiçbiri Dünya'ya sığmaz! (Sığmamalı da!) Tabii güzel şeyleri hayatınızdan çıkarmadıkça...

(Bir de şunlar var. Müdahele etme imkanımız hiç yokmuş gibi görünen ve kırılacak eşya gibi ruhumuzda taşıdığımız; Sonsuz gibi görünen zavallı acılar, dinmek nedir bilmeyen hüzünler. İşte onların yeri de aslında diğerlerinin yanı. Çünkü zamanla birlikte onlar da bitecek. Biz onları balon gibi şişirdikçe önümüzdekileri göremiyoruz. Patlama anınıysa düşünmek bile istemiyorum.)

Kaçarı yok dostlar. Öyle ya da böyle. İkinci bi şans verilsin ya da verilmesin. Kıraç'ın dediği gibi, "Zaman akıp gidiyor..." Dünya çok ama çok kısa. Tünelin ucundaki ışık hep en uzakta görünür. (Gelecek, sanki sonsuzluk gibidir insanlar için.) Ama arkamızdaki karanlık hep aynı yerdedir ve hiç değişmez. (Her geçmişe baktığımızda, her şeyi daha dün gibi hatırlarız.)

Dünleriniz pişmanlıklardan uzak, yarınlarınız ise umut dolu olsun. Ve içinde bulunduğunuz ânı vakit kaybetmeden yaşayın...


S O N

A.Kemal Ünsaçan 
17•XI•15


Gerçekten Masal mıyız biz?

Merak edenler için söylüyorum, gelmiş geçmiş tüm yaşantıların özeti şudur; Zaman bir nehir gibi durmaksızın kalabalıkların üstünden geçer. Ve bizler boğulmamak için çırpınır dururuz. Buraya gelebilecek en uygun kelime, "Boğulmamak!" sanırım, Yüzmek değil. Çünkü yalnızca aptallar akıntıya karşı kürek çeker. Arif olan ise kendini zamanın akışına bırakarak nefes almaya çalışır. Zamanın adeti bu, istesen de durduramazsın! Yavaşlatamazsın! Söndüremezsin! Söz dinlemez tavırlarla öylece akar gider. Sen bunun farkına vardığında o çoktan yolun sonuna varmış olur...
Benim saatim; tüm bu gerçekliklerden uzakta, yüzünde bir şeylere geç kalmış olmanın verdği telaşla hızlı hızlı hareket ediyor bugünlerde. Tek farkettiğim sabahlar ve akşamlar oluyor. Bu iki ufuk çizgisi arasında gün bir belirip bir kayboluyor. Bazen ona dokunamıyorum, ama o bir yolunu bulup kendisini sürekli bana hissettiriyor...
Önceden belirlenen zamanı geldiğinden ötürü okuluma belirli bir süre ara vermiştim. (Üç yıl yeterince belirgin) Şimdi doğru zaman geldiğine inanıp yeniden başlama kararı aldım. Ayrıntıya gerek yok. Kısa cümleler cümleler kurmak lazım...
Zaman yine yapmış yapacağını. Okulun kapısından içeriye girince ilk aklıma gelen düşünce, "Bu binadaki tanıdık yüzler neredeler? Biri mi sildi, bir yere mi gittiler?" oldu. 
İlk başlarda yeni gelenler bir karmaşadan ibaretti benim için (Aslında teknik olarak yeni gelen ben oluyorum, orası ayrı tabi) Uzun süre böyle devam etti kafamdaki belirsizlikler. Burası Güzel Sanatlar Fakültesi ya. Yüzler önceleri bir eskizken, günler geçtikçe bir kalem çıkıp kontr çizgilerini ilave etmeye başladı. Birden farklı bir insana dönüşüverdiler. Artık daha şeyler... Şeyler işte. Ne olduklarını tam olarak bilmiyorum ama öncekine göre daha şeyler. Daha belirginler. Onların sadece bir yüz olmayıp, bir hikayenin baş rol kahramanı olduklarını o zaman fark ettim.
Kimisi iyi adamı, kimisi kötü adamı oynamaya başladı. Ve benim bunu anlamam için kitaplarını okumama gerek yok. Bazen bir kelime, bazen de tek bir bakış onları tanımama yetiyor. Daha fazlasını merak etmeden uzaklaşıyorum yanlarından. Hata mı yapıyorum bilmiyorum. Belki tanısam sevebilirim. Ama ben tanımak istiyor muyum? Sanırım hayır. Herzaman ön yargılı biri olmuşumdur.

Tam da bu satırdan sonrasını empati kurabilmeniz için yazıyorum. Öncesiniyse ileride yazacaklarıma destek olması için yazdım.
Bireysel olarak bir düşünsenize. Yabancısı olduğun bir yerdesin. İnsanlar da dahil herşey sana yabancı. İçlerindesin ama hiç birini tanımıyorsun. Aynı ortamı, aynı zaman dilimini, daha da önemlisi aynı havayı paylaşıyorsunuz ama hepsinden uzaksın. Böyle basite indirgediğime aldanmayın, çok garip bir duygu aslında. Romantik bir filozof bu durumu bir çeşit kardeşlik olarak değerlendirebilir. Örnek vermek isterdim, ama ben romantik bir filozof olmadığım için veremeyeceğim. Üzgünüm.
Seslerinden anladığın kadarıyla bir kişilik elbisesi biçiyorsun. Genellikle de üstlerine tam uyuyor. Çünkü o kadar dar bir dünyaları var ki. Hani; falanca düşünürün düşünce yapısını mı benimsemiş, kendi tecrübesini kendisi mi üretiyor, yoksa daha çok fransız romancılar mı ruhuna dokunuyor diye kıyaslama yapamıyorsun. En fazla, saç bakımı kremleri ve futbol takımları arasında gidip gelebilirsin. Sonrası uçurum. Atlamayı bilene...
Dedim ya, bir hikayenin kahramanları hepsi. Peki, ya gerçekten öyle olsaydı? Aşık olunası güzel bir düşünce bu. Hayatlarımız bir masaldan ibaret olsaydı ne olurdu? Muhtemelen bu soruyu kağıda soran ilk kişi ben değilimdir. Benden öncekiler tatmin edici bir cevap aldı mı bilmiyorum ama benim de alamayacağım kesin. Öyle olsa işin esprisi kalmazdı zaten. Asıl cevap sürekli değişkenlik gösteren beynimizde (Zaman gibi, ne hoş). Ben yanıtı oradan bekliyorum.
Yazının sürekli zikzaklar çizdiğinin farkındayım. Yeni ekran başına geçen izleyiciler için spoiler verelim. Konumuz zaman mefumuna kapılmış masal kahramanları. Ki bizim de onlardan biri olmamız kuvvetle muhtemel.
Düşünsenize; Yaşlı bir nene (Çok da yaşlı olmasına gerek yok, okuma yazma bilmesi yeterli) örgüsünü bir kenara bırakmış, çevresinde toplanan torunlarına gülümsüyor. Hava kararmış ama o akşam ışığı açmamışlar. Şömineden yükselen kıvrak alevler nenemizin yüzündeki gülümsemeyi belirli aralıklarla ışıldatıyor. (Yerli malı tutkunları kusuruma bakmasınlar, böyle sahnelerde genellikle şömine olur) Çocuklardan en büyüğü dokuz yaşında ama kardeşleriyle beraberken beş yaşına geri dönüveriyor. Belki de ileriki yaşlarında özlemle anımsayacakları dakikaların içindeler. Ama onlar henüz bunu bilmiyorlar.
Çıtırdayan odunlar ateşin rengini değiştiriyor. Her parlamada duvardaki eski resimlerden bir başkası aydınlanıyor. Çok eski bir ev olmalı. Ahşap pencere pervazından soğuk bir esinti ıslık çalarak odaya doluyor. Uzak köşedeki bir çiçeğin yaprakları belli belirsiz titreşiyor. Dokuz yaşındaki kız, nenesinin örgü örerken dizine örttüğü şalın üzerine, kapağında sizin resminiz olan masal kitabını bırakıyor. Tekrar gülümseyerek kardeşlerinin ve kuzenlerinin yanına geçiyor. Onların yüzünde de benzer bir gülümseme var. Heyecanla sizin maceralarınızı dinlemeyi bekliyorlar. Kitap bittikten sonra bile onların hayal dünyasındaki bir kahraman olacaksınız. Sizi bir süre daha yaşatmayı sürdürecekler.
Yaşlı kadın kitabı kendine doğru çeviriyor, arkasındaki yastığı biraz sağa kaydırıyor, gözlüğünü düzeltiyor ve başlıyor yıpranmış sesiyle masalınızı okumaya. "Bakalım kahramanımız bu bölümde neler yapmış..." Gerisi aynı tonda devam ediyor.

Başka hiçbir şey için değil de, bir kitabın sayfalarını doldurabilmek için yaşamış olmak gerçekten çok ilginç olurdu. Yaşamak da bir çeşit yazarlık değil midir zaten? Tek amacımız, hikayenin gidişatına göre nenemizin alçalıp yükselen sesine eşlik etmek olsaydı. Ya da hikayenizi dinleyen çocukları gülümsetebilmek, bezen de üzmek... Hı? Hayır mı? Size katılıyorum. Gerçekten katılıyorum! Kendi hayal dünyama yaptığım bu ihaneti sırf okuyucuyu yanıma çekmek için yapmıyorum. Çünkü doğrusu bu. Böylesi biraz cüretkar bir hayal ama başka bir versiyonu pek âlâ gerçek.
Ya dinleyiciler çevrenizdeki tanıdığınız veya tanımadığınız insanlarsa? Ya gerçekten size ait bir kitap varsa? Ve bu kitabı anlatan yaşlı kadın aslında sizseniz. (Eğer bu soruya da vereceğiniz cevap hayırsa, üzgünüm. Bu noktadan sonra yollarımız ayrılıyor) Hergün kendi hikâyenizi birilerine anlatıyorsanız veya yırtınırcasına anlatmaya çalışıyorsanız. Bunlar daha olabilir şeyler.
Ben mesela öyle yapıyorum. (Bak buna örnek vermek için romantik şair olmama gerek yok) Şuan okumakta olduğunuz yazı, anlatmaya çalıştığım olayın özetinden başka bir şey değil. Ama yazacak kalemi olmayıp da hikayesini bizzat yaşayarak anlatanlar da var. İşte o kişilerin başımın üstünde de yeri var. Çünkü yazmak; bir şeyleri anlatmanın en kolay, en kestirme yoludur. Zor olan yaşamaktır...

Uzun lafın kısası, bütün mesele, bir varmışla bir yokmuşun arasını doldurabilmekte. Hikaye sağlam olduktan sonra okur veya dinleyici herzaman bulunur. 
Benim dört yaşındaki kuzenim bunu, "Ne varmış, ne yokmuş," diye öğrenmiş. Böyle bir tespitin karşısında ancak saygıyla eğilinir. (Sanırım büyüyünce gerçek bir filozof olacak. Maşallah diyin) O farkında değil belki ama cümleleri hızla öğüten o küçük diliyle olayı çok güzel özetledi. Hepimizin hayat hikayesi ne varmış ne yokmuşlardan ibaret aslında. Kum saatindeki taneler misali bir yerlere doğru kayıp gidiyoruz. Her masalda olduğu gibi bunun da bir sonu var. Olmalı da. O meşhur üç elmanın düşmesi veya düşmemesi size kalmış. Daha başka birçok şey de sizin elinizde.
Ama masalı bitirmek veya bitirmemek değil. Üç nokta koyarsın, diğer her şey o noktaların gerisinde kalır...


S  O  N 

A.Kemal Ünsaçan 
28•X•14