Bir kabustan daha fazlası (e.y)

Bir şeylere ara vermek iyi olmuyor. Özellikle bir süre yazmayınca girizgah cümleleri ölüyor. Şuan içimden yazmak gelmiyor ama buna mecburum!

Bu sene yeniden okula başladım. Bu hafta sınavlarım vardı. Başlarda güzeldi ama dün herşey üstüste geldi. Sabah gözümü açtığımda kendimi Narnia'da gibi hissetmiştim. Heryer karlar altındaydı. Halbuki bir gün öncesinde okula kısa kollu tişörtle gitmiştim. Bu yüzden böylesine ani bir mevsimsel değişim beni epey şaşırttı. Fakat ben, o sabah, gün içinde başıma geleceklerden habersizce bardakların yarısını suyla doldurmakla meşguldüm. Çünkü uyandığım sabahın penceresi, bu dünyada ilk gözümü açtığım güne açılıyordu. Doğum günümdü yani. Kendi kendime dedimki; "Bak hertaraf krema olmuş, doğa sana doğum günü pastası hazırlamış." Şapşallığa bak. Ben hayata 1-0 yenik başlamışım haberim yok.

Neyse, ben kasedi biraz ileriye sarıyım. Son sınav akşam vaktine denk geliyordu. Ve kar hâlâ durmamıştı. Yapıştırdım kağıdı masaya, boyuna çiziyorum. Tam da bu sırada elektrikler gitmezmi. Zifiri karanlığın içinde kaldık. Hemen çıkardım tablet bilgisayarımı ve onun ışığında çizmeye başladım. Ama benim sınavım daha elektrik gitmeden çok önce düşüşe geçmişti. Kulağımıza öyle haberler heliyorduki, korkmaya başlamıştım. Sınav mınav hepsi silikleşti. Birisi geliyor, "Tüm kampüste elektirikler kesikmiş," diyor. Başka birisi, "Trafik çok kötü, çabuk bitirin," diyor. Nihayet bizim elektrikler de gidince bazı hocaların asansörde mahsur kaldıklarını öğreniyorum. Daha da kötüsü, aşağıya inebilmek için benim de o asansöre binmem gerektiği. Sınıf ikinci katta ve benim bunu hatırlamamla işlerin hepten sarpa sarması bir oldu. Kağıdıma baktığımda tabletin tüm gücüyle aydınlatmasına rağmen kararmış olduğunu gördüm. Bilmeyenler için söyleyim, sınav kağıdını temiz kullanmak bir içmamarlık öğrencisinin uyması gereken kuralların başında geliyor. En azından bizim okul böyle.

Sınav kağıdını elimden geldiğince parçalamamaya çalışarak hocaya teslim ettim. Yaklaşık yarım saat asansörün kapısında bekleyerek bomboş ve karanlık koridorları kabuslarla doldurdum. Elektrik geldiğinde aşağıya inerken hâlâ bir kâbusun içindeydim. Ya ben içindeyken de giderse? Şuan için harflarin oluşturduğu basit bir soru cümlesi gibi geliyor ama o zaman o harflerin yerinde karabasanlar vardı.

Daha buraya yazamadığım neler neler var. Sıkıntı 1 değilki. Bugün sınavlar bitti de biraz rahatladım. (Ama nedense RAHATLADIM yazarken bu kelime bana çok yabancı geliyor)
Tamam, sustum. Daha yazardım ama yazmayacağım. Düzeltmeler yapmadım ama şimdiden çok çocuksu gelmeye başladı. Sanırım yazmayı unutmuşum. Ya da hissettiğim duyguları tam olarak anlatamıyorum. Bu durum can sıkıcı olmaya başladığı için nokta koymak zorundayım.

NOT: e.y ertelenmiş yazılar oluyor. Aslında bu yazıyı bir ay önce yazmıştım ama girişte yazdığım gerekçeden ötürü bir türlü bloguma koyamamıştım. Daha fazla ertelemenin manası yok. Bundan sonra gelecek yazıma tüm yarım kalan veya yayınlanmamış yazılarımı koyup kurtulacağım.

2. NOT: Bahsi geçen sınavdan 85 aldığımı öğrenince kendimi Einstein gibi hissettiğim dedikodularına tek bir cevabım var. Kesinlikle öyle oldu :) 

S  O  N

A.Kemal Ünsaçan
26•XI•14


Bizimkiler ve Diğerleri

Uzun zamandır yazmak istiyordum fakat birtürlü üzerimdeki tembelliği atıpda yazamıyordum. Hikayelerimle bile istediğim gibi ilgilenemedim. Bu satırları yazarken dahi bir yanım hâlâ vazgeç diye diretiyor. Sanırım nasıl yazılacağını unuttum. Stephen King bunu çok güzel anlatmış. O kısa öyküler için bu örneği vermiş ama ben genelleme yapmakta bir sakınca görmüyorum. Yanlış hatırlamıyorsam şöyle diyordu; "Hayatta çoğu şey bisiklet sürmeye benzer, fakat kısa öykü yazmak öyle değildir. Sen onu bırakırsan o da seni bırakır." Dediğim gibi, ben yazmayı bırakınca o da beni bırakıyor. Bırakmasada yeniden başladığımda sihrini göstermekte biraz inat ediyor.

Şimdi yazdıkça yavaş yavaş o lezzeti alıyorum. Yazmak güzel şey. Çevremdeki her güzelliğin özünü emerek metne hapsedebileceğimi hissediyorum. Ben sizi görmüyorum, siz beni görmüyorsunuz. Şuan burada hava düne göre bulutlu ve çok basık. Bahçede öylece oturmuş kedileri izleyerek bunları yazıyorum. Aynı zamanda sebepsiz yere yavaşlamış internetimin sıkıntısını çekiyorum. Siz ne haldesiniz kim bilir. Şurası açık ki, siz şimdi bana göre gelecek zamandısınız. (Bu düşünce bana ait değil. Sahibi görse kızmaz umarım.) Bildiğim tek bir şey var. Bu yazı sayesinde farklı zaman dilimlerinden gelerek gerçekte olmayan ortak bir atmosforde buluşuyoruz. Yazmanın ve okumanın en güzel yanıda bu işte.


Çevremdeki güzellikler demiştim ya, bu yazımda "Bizimkiler" dediğim evcil hayvanlarımdan bahsedeceğim. Az önceki yazdıklarımsa kalemle hasret giderme bölümü olan "Diğerleri" oluyor. Motor ısındığına göre artık harekete geçebiliriz...
İlk başta, anneleri Nalan'ın bizim bahçeye bırakıp kaçtığı dört kediden başlayalım. Badem, Boncuk, Benekli ve Ginger. (Ginger benimki). Bizim bahçede doğdular. Anneleri önceleri biraz kıskanç davransada zamanla alıştılar. Bu alışma durumundan olsa gerek, bir kaç hafta sonra bize bıraktı gitti. Sevgimize ve ilgimize güvenmiş olmalı. Biz bu dört yavruya bakmaya devam ettik. Ama bazen çok can sıkıcı olabiliyorlar. Hikaye yazarken bir bakıyorum kafama çıkmaya çalışıyorlar, kucağıma gelip sürtünüyorlar. Bahçedeki çoğu zamanım, "Dur Boncuk, yapma Ginger, oraya gitme Badem," lerle geçiyor. En oyuncusu Ginger. Birkaç kez kuş yakamaya çalıştı, sonraysa sineklere ve karıncalara döndü. Bir keresinde sineğin biri bacağıma konmuş, haberim yokken onu yakalayacam derken tırnaklarını bana geçirmişti

Bu arada onlara tek alışan biz değiliz. Duman ve Çakır, yani köpeklerimiz de kedi kardeşleri hemen benimsedi. Pointer cinsi köpeğim Duman'dan daha önce bahsetmiştim. Kardeşi Çakır'a göre o daha sakin. Havaların soğuk olduğu zamanlarda bu dört yavru Duman'ın kucağında ve üstünde uyuyorlardı. Yan taraftaki resimde onların bu dostane hallerini görebilirsiniz. Kendileri de küçükken kedi yavrularıyla büyüdükleri için bu durumu yadırgamadılar sanırım. Yavrulardan birisi Çakır'ın yanına gidecek oldu, Duman hemen onu tutup kendisine çekti. Hayvanları anlamak çok zor. Mesela bahçeye yabancı bir kedi girecek olsa hemen onu uzaklaştırıyorlar. Ama yavrulara hiç ses çıkarmıyorlar. Her hayvanın farklı farklı karakterleri olduğunu onlarla içiçe olana kadar hiç bilmezdim.

İlk benekli kaçıp gitti bahçeden. Epey zaman sonrada Boncuk. En tatlıları ve en insan canılısı Boncuk'du aslında. Şu resimdeki akvaryuma bakan kedi Boncuk oluyor. Çoğu zaman evin içine girip gelirdi. Yazık oldu ona. Şimdi sadece Ginger ve Badem var.

Balıklarsa balık işte yüzmekten başka yaptıkları bir şey yok. Yalnızca renkleriyle insanların duygularına hitap ediyorlar. Kaplumbağaysa Don Carlione'ye özenmiş olmalı ki yemini ağzında puro gibi tutuyor. Resimdeki kardeşimin kaplumbağası. Benimkinin adı Dodo'ydu ve bir kaç hafta önce öldü. Geldiğinden beri neredeyse hiç yem yememişti zavallı. Sürekli kış uykusunda gibiydi, bir gün hiç uyanmadı.

Kuş Toto. Evin en küçük sakini. O da yavaş yavaş bize alışıyor. Resimde onu tweet atmaya çalışırken görüyoruz. (Bu resmi çektikten sonra gelip tabletime konmuştu. Sanırım bana kızdı.) Önceleri sürekli avizenin üstüne konardı, şimdiyse yerlerde gezinmeye başladı. Hatta geçen gün onun yüzünden Tabu oynayamadık. Piyonları ve kartları tutup kaçırmaya çalışıyordu. Uçmaya çalışırken hepsini darmadağın etmesi de cabası. Oyundaki şeyleri çizerken sürekli kalem ucuna saldırıyor ve koparıp bir güzel mideye indiriyor.






Henüz konuşmaya başlamasa da (Bu arada Toto muhabbet kuşu) çok sanat sever bir kuş kendisi. Nezaman tabletten sesli kitap açsam sesinin son tonunda ötmeye başlıyor. Kızıyor mu, eşlik mi ediyor anlamış değilim. Hatta bir ara avizeye çarptı ve bir süre korkudan hiç ses çıkarmadı. Hemen sesli kitap açtım, anında ötmeye başladı.  Kafesinde takılı olan oyuncaklar var. Onlarla bir baterist edasıyla oynuyor. Önce zillere vuruyor, sonra eğilip gagasıyla renkli topları tıktıklıyor. Bazende hem gagasıyla zillere vuruyor, hemde ayaklarıyla toplara vuruyor. Arasırada bidbox yapar gibi sesler çıkarıyor. Görmeniz lazım.

Böyle işte. Hayvanlarla vakit geçirmek yazmak kadar güzel olmasada ona yakın bir şey. Epeydir yazmak istiyordum, yazdım rahatladım. Şimdi bu yazıyı okumadan önce yaptığınız işe geri dönebilirsiniz. Ben de öyle yapacağım zaten...


A.Kemal Ünsaçan
15•VI•14


The Man From Earth

Bir insan kaç yıl yaşayabilir? Bu filmde anlatılan bilimsel gerçeklere göre organlarımız kendisini belli aralıklarla yenilediği için yüzlerce yıl yaşıyabilirmişiz. Ama yaşam koşulları (hava kirliliği, bozulan yiyecekler ve buna benzer diğer zorluklar vs,) yüzünden ömürlerimiz kısalıyormuş. John Oldman bu durumu biraz zorlamıştır ve bunun nasıl olduğunu kendisi de bilmemektedir. Çünkü yaklaşık olarak 14.000 yaşındadır. 35 yaşından sonra yaşlanması tamamen durmuştur. Bu yüzden hep seyahat halindedir ve bulunduğu yerlerde fazla durmamaya çalışmaktadır. Çünkü bazı yerlerde onun, çevresindekilerin ömürlerini emdiği düşünülmektedir.

Bunca uzun yaşama rağmen çok durağan bir film aslında. Baştan sona bir evin içinde geçiyor. Ama konusu hoşuma gitti. Bana biraz, çok öceden okuduğum Tom Robbins' in "Parfümün Dansı" isimli kitabını hatırlattı. İzlemek için izin bekiyorsanız gerekli izni veriyorum, izleyebilirsiniz. :)


A.Kemal Ünsaçan
15•VI•14




Gravity

"Vaav!" diyesi geliyor insanın. Nihayet benlik bir film. Ama izleyeli epey olduğu için aklıma pek bir şey gelmiyor. Harika bir film, eğer benim gibi uzayı seviyorsanız mutlaka izleyin. Baştan sona yerçekimsiz ortamda geçen, zaman zamansa ürküten izlenesi bir filmdir Gravity. Zaten aşağıdaki fragmana gözatarsanız içinizden bir ses, bu filmi izlemenizi isteyecektir. O sese güvenin. :)

A.Kemal Ünsaçan
21•II•14


Aynı Yıldızın Altında-John Green

Böyle yazarlar da varmış demekki, dedirten bir eser. Uzun zaman önce bir blogda görmüştüm bu kitabın tanıtımını. Ancak fırsat buldum okumak için.

Kitap, 16 yaşındaki Hazel isimli genç kızın akciğer kanseriyle mücadelesini konu almaktadır. Annesi onun depresyonda olduğunu düşünüp destek grubuna katılmasını ister. Orada kendisinden bir yaş büyük olan Gus ile tanışır. O da kanserdir. Bu yüzden bacaklarından biri ameliyatla alınmıştır. Bu iki genç, kitabın içindeki kurgusal bir kitapla birbirlerine bağlanır. Görkemli Izdırap, isimli kitap tam bir cümlenin yarısındayken bitmiştir. El ele vererek bu kitabın sonunu öğrenmek için Amsterdam'a, yazarın kapısına kadar giderler. Bu iki gencin (kelimenin tam anlamıyla) soluk kesen ve yer yer gülümsetip yer yer hüzünlendiren kitabına bayılacaksınız.

Yetersiz gördüğüm bazı yazarları okurken, "Biraz yana kay," diyesim geliyor. Öyle büyük boşluklar var ki, okurken dayanamayıp bazı yerleri kendim dolduruyorum. Bazılarınınsa nasıl başladığını anlayamadan bitiveriyor. Aynı yıldızın altında, kesinlikle ikinci sınıfa mensup. Hiç bir eksik ya da fazla görmedim. Hatta kitaptan alıntı yaparak, "Bir duyguyu ben daha hissetmeden önce hİssettiriyordu," diyebilirim. Dili çok sade. Hemen her cümlede bolca olan, "Filan v.s..." gibi şeylere rağmen yinede harikaydı. Okunulası bir kitap. Yakın zamanda filminin çıkacığını görünce sevindim. Ama fragmanını izleyince, "Kusura bakmayın ama daha iyisini yapabilirdiniz," diyesim geldi.



A.Kemal Ünsaçan 
21•II•14


ARKA KAPAK


Jumanji

Çok sevdiğin bir filmi unutupta ilk defa izler gibi yeniden izlemek çok güzel oluyormuş. Çocukluğumdan hatıralar diyebileceğim bir kaç film var. Bunlardan bir tanesi "Frekans"dı. Daha önce bloğumda tanıtmıştım. Gerçi toplamda kaç tane var bilmiyorum, izledikçe hatırlıyorum. Ama fazla olmasa gerek. Dün televizyonda "Jumanji" vardı. 1995 yapımı bu filmi belki sizde hatırlarsınız. Fantastik ve macera türünde harika bir filmdir, Jumanji. İsmi dışında çoğu yeri unutmuşum. Sanki ilk defa izlermiş gibi izledim. Çok güzel bir filmdi. Bir nevi çocukluğuma dönmüş oldum. :)

Babasının fabrikasının önünde kötü çocuklar Alan'ın bisikltini kaçırmıştır. Bunun üzeine Alan, ortalıkta sinirli sinirli dolaşırken yakınlardaki bir inşaattan gelen garip sesler işitir.Yetişkin halini Robin Williams'ın oynadığı Allan Parrish çok garip davul sesleri duymaktadır. Hemen sesin geldiği yere doğru gider. Toprağı biraz kazdıktan sonra bir kutu bulur. Kutunun içindeyse bir oyun vardır. İnşaatta çalışanların daha fazla dikkatini çekmemek için oyunu alıp hızla oradan uzaklaşır.

Allan'in ailesiyle de arası pek iyi değildir. Onu uzak bir okula göndermek isterler. Bunun üzerine Alan, herkesden habersiz tam evden kaçacakken Sarah Whittle isimli bir arkadaşı gelir. Elinde diğer çocukların gündüz kaçırdığı bisikleti vardır. Sarah'ın da davul seslerini duymasıyla meraklanıp içeri girerler ve oyuna başlarlar. Her zar atıldığında taşlar kendiliğinden ilerler ve her adımda oyunun ortasındaki tümsek siyah camda yeşil kelimeler belirir. Orada yazan her şey başlarına gelmektedir. Bir kaç adım sonra Alan Parrish oyunun içine hapsolur. Bunun üzerine çok korkan Sarah hemen oradan kaçar. Alan'ın gizemli kayboluşu üzerine babasının onu öldürdüğü düşünülür.

Aradan yirmi altı yıl geçmiştir. Ev başka bir aile tarafından satın alınır. Peter ve Nora Shepherd kardeşler teyzeleriyle birlikte Alan'ın kaybolduğu eve taşınırlar. Peter ve Nora'nın ailesi ölmüştür, o yüzden teyzeleriyle yaşamaktadırlar. İki çocuk çatıdan gelen davul seslerini duyunca keşfe çıkarlar. Kısa sürede onlar da Jumanji'yi keşfeder. Başlarına gelen bir kaç garip olaydan sonra Alan Parrish yirmi altı yıl sonra yaşlanmış olarak geri döner. Alan oyunu yeniden oynamak istemese de buna mecburdurlar. Jumanji başlamıştır ve her şeyin eski hale dönmesi için oyunculardan birisinin kazanması gerekmektedir. Çünkü daha şimdiden şehri dev sinekler ve maymunlar basmıştır. Yatak odasındaysa bir arslan yatmaktadır.

Bunlar yetmezmiş gibi birde Sarah Whittle'ı bulmaları gerekmektedir. Çünkü yirmi altı yıl önce oyunda o da vardır. Neticesinde oyunun da yardımıyla şehrin altını üstüne getirirler. Eğer izlemediyseniz bence kesinlikle izlemelisiniz.

Filmden sonra yapımcısının ve senaristinin kim olduğu hakkında biraz araştırma yaptım. Jumanji, Chris Van Allsburg isimli bir yazarın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış. Bu kez yazarı araştırdım. Yirmi iki tane kitabı varmış ama türkçeye çevrilmiş fazla kitabı yok sanırım. D&R ve Kitapyurdu'nda sadece "Kutup Ekspresi" var. (O da harika bir animasyon filmdir.) Buna biraz üzüldüm. Keşke daha fazlasını çevirmiş olsalardı. Böyle harika bir yazarın bulabilirsem diğer kitaplarını da okumaya çalışacağım. Size iyi seyirler ve iyi okumalar.


A.Kemal Ünsaçan
28•I•14



Sorular (?)




Dünya'yı gezmek gibi bir hayalim vardı. Ama bu gidişle seyahat bavuluna bir de çelik yelek koymam gerekecek. "Dünya hali," dedikleri şey bu olmasa gerek. Gerçekten bu hangi hal? Dahası, gelecek zaman geçmiş zaman olduğunda bizi nasıl bir Dünya bekliyor olacak. Merak edesim geliyor; sular akacak, Güneş parlayacak mı? Eskisi gibi parlasa bile eski değeri kalacak mı? Ay mesela, günün birinde ufkun solundan kalkıp medcezir kabiliyetini nehirlere değil de şehirlere yöneltir mi? Peki o zaman ne olur, kıpkızıl kan mı kesilir müşfik Ay'ımız? Tıpkı sünger gibi kirlenmiş caddelerin kanını çeker mi kendine? Bu soruları çok merak ediyorum. Sonraysa boş ver, her şey olacağına varır diyorum. Doğru mu yapıyorum, onu da bilmiyorum. Herkes kendi kişisel  doğrularını yaptıkça yanlışlar denizinde boğulur muyuz? Şimdi de aklıma böyle bir soru geldi bak. Sorular sorular. Kısır bilmecelerim cevaba hasret.

Bütün bunlar başlamazdan evvel, Kabil Habil'i henüz öldürmemişken; hani diyorum ki, ilk insan ben olsaydım eğer, (yalnızca bir fikir) bütün insanlığı toptan evlatlıktan reddeder miydim (Bu da bir soru). Kader değişmez bir gerçek, her şey olacağına varır, ama en azından benim vicdanım rahat olurdu.

A.Kemal Ünsaçan
17•I•14


Fotoğraf: http://www.beautifulwallpapers.com/ipad-future-world.shtml


Satranç-Stefan Zweig

Nedendir bilinmez, bu hapishane öyküleri benim pek bir hoşuma gider. Bu yüzdendir ki sevdiğim kitapların en başında; Monte Kristo ve Kelebek yer alır. Bu tarz kurgular bir yönüyle diğer romanlardan ayrılırlar. Mahkum hücrede tek başınayken beyniyle soğuk duvarları gerer ve dışına çıkar. Salt zihinsel boğuşmalar tüm zamanını kaplar. Muazzam bir şeydir bu. Tecrübesi olmayan bir insanın yazabilmesi çok zordur. Yazsa da sönük kalır. (Işte sırf bu yüzden bir zamanlar kısa süre de olsa hapse girebilmeyi çok istemiştim. Çılgınca gelebilir ama bunu arzulamıştım.) Şimdi aralarına Stefan Zweig'ın Satranç'ının da katıldığı bu üç kitabın tarihçesi de böyle yerlerde doğmuştur. Içlerinde en emin olduğum Kelebek'tir. Daha önceden bu kitabı ve filmini blogumda tanıtmıştım, isterseniz buradan daha detaylı olarak inceleyebilirsiniz. Kelebek'in yazarı kendi yaşantısını yazmış. Elbette içine hayal gücünü katmış olabilir, ama bu tarz kitaplar ancak demir parmaklıklar arasından doğabilir. Monte Kristo ise tamamen benim varsayımım. Alexandre Dumas'ın hayatını araştırmadım. Ama diğer kitaplarında gördüğüm kadarıyla esnetilmiş ve oldukça detaya inilmiş hapishane bölümleri var. Içlerinde en derine ineni elbette Monte Kristo. (Ayrıca bu kitap, küçükken benim satın aldığım, çocukluğumda bana ait olan ilk roman olmasıyla kitaplığımda ayrı bir yer tutar.) Satranç'ın da öğrendiğim kadarıyla yazar kendi kimliğini öyküdeki karakterler arasına alarak yazmış. Stefan Zweig yahudidir ve Hitler zamanında çok kötü günler geçirmiştir. Naziler döneminde kitapları gaddarca yakılmıştır. Hayatını araştırırken, Dünya'nın bir daha düzelemeyeceği karamsarlığına kapılarak karısıyla birlikte Brezilya'da intihar ettiğini öğrenince çok üzüldüm. Yazık.. Böylesine bir yetenek.

Konusuna geçecek olursak. Hikaye, New York'tan yola çıkmış Buenos Aires'e giden bir gemideki yolcular arasında geçer. Hikayeyi onun dilinden dinlediğimiz kahramanımız, yolcu vapurunda birlikte yolculuk yaptıkları Dünya satranç şampiyonundan haberdardır. Kendisi satranç hakkında pek bir şey bilmemektedir ama bu şato oynuna karşı duyduğu ilgiden dolayı Dünya şampiyonu Mirko Czentovic ile tanışmak ister. Bu kibirli ve burnu havada olan adamın hikayesi çok ilginçtir. Okuma ve yazma bilmezken, hatta bir türlü öğrenemezken satranç oynamaya başlar. Garip bir adamdır doğrusu, onu kimse yenemez. Ama kahramanımız kafasına koymuştur bir kere. Bu yüzden karısıyla birlikte düzmece bir oyun kurar. Çok geçmeden plan işler ve bir çok kişiyi kendine çeker. Içlerinden birisi de çok zengin bir satranç tutkunudur. Onun yardımıyla Czentovic'den satraç oynu talep ederler. Elbette şampiyon onları kolaylıkla yener. Hırslı ve zengin dostu rövanş isteyince Czentovic bu teklifi de kabul eder. Nasıl olsa her oyun karşılığında parasını alıyordur. Ikinci oyun sırasında yanlarına tanımadıkları bir adam gelir. Bu yabancı kendini tutamayarak oyuna müdahil olur ve berabere bitmesini sağlar. Ardından geldiği gibi gözden kaybolur. Bu kez de afallayan Dünya şampiyonu rövanş istemektedir. Gizemli adam yani Dr. B. Avusturyalı'dır ve onu rövanş için ikna etmek kahramanımıza düşer. Çünkü kendisi de Avusturyalı'dır. Görevini yerine getirmek için Dr. B.'nin yanına gittiğinde çok ilginç bir hikaye dinler.

Dr. B. Gestapo tarafından hücre hapsine kapatılmıştır. Bu hücre bir otel odasıdır ve kendi tabiriyle hiçliğe itilmiştir. Monoton duvar kağıtlarından başka hiç birşeyin olmadığı bu odada aklını kaçırmaktadır. Ona bedensel işkence yerine zihinsel işkence yapmaktadırlar. Zaman zaman sorgulamak için onu bir odaya alırlar. Bir gün sorgulama daha başlamazdan evvel gözüne bir mont ilişir. Cebinde kitap olduğunu tahmin ettiği şişkinlik aklını başından alır. Zor da olsa bu kitabı çalar ve uzun süre heyecandan okuyamaz. Kapağını ilk açtığında ve bunun bir satranç kitabı olduğunu görünce hayal kırıklığına uğrar. Ama yılmaz. Yeni birşeylere aç beyni tüm oyunları ezberler ve satranç taşı ve tahtası olmaksızın kendi kendisine satranç partileri düzenler. Beynini ikiye bölmüştür ve satranç zehirlenmesi yaşamaktadır...


Sanrasını anlatmayım isterseniz. Hikaye yazmaya alışkın olduğum için kitap tanıtımı yaparken dayanamıyorum çok fazla detaya iniyorum, lütfen kusuruma bakmayın. :) Bu muazzam öyküyü okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Ayrıca bu kitabı benimle tanıştıran Okan Bayülgen'e çok teşekür ediyorum. 


A.Kemal Ünsaçan 
05•XII•13


Mutlu musun?

Zaman zaman kendimle konuşmayı severim. Eğer ortaya güzel diyaloglar çıkarsa hikayelerimde kullanırım. Bu da öyle bir soru işte. Bugün içinde farkında olmadan kendime bu soruyu sordum. Aslında ilk başlarda başka birisi bana sorar gibiydi. "Mutlu musun?" Gözümün önünde malum soruyu bana sorabilecek bazı çehreler belirdi. Yine farkında olmadan verdiğim cevaplar hep aynıydı; "Hayır!" Ünlem işareti biraz sert nida olabilir, önemli değil. Çünkü bu cevap olduça kesin ve net olarak belirdi. Ünlemi silersem bu Hayır'a haksızlık etmiş olurum. Lütfen böyle kabul edelim. 

Itiraf etmeliyim ki bu durum beni biraz ürküttü. Yanı sıra bana farklı bir huzur da katmıyor değil. Ürktüm çünkü; kendimi her şeyi seven, her şeyin artı tarafını görebilen birisi olarak tanırdım. Dışarıdan bakanlar da böyle derler, yani 'her şeye rağmen mutlu' tabirinin içini dolduran bir ademoğlu. Tüm bu düşüncelerle birlikte benliğimle çelişen bu net cevap beni şaşırttı. Ilk defa mutsuz olmuyorum elbette. Ama hiç birine açık sözlülükle kucak açmamıştım. (Hatırladığım kadarıyla.)

Hatta annem sabah gelip, "Işte senin doğduğun gün de hava aynen böyleydi," dediğinde yalnızca... Tamam tamam, itiraf ediyorum, bu söz biraz hoşuma gitti. Sizce de çok nostaljik ve manidar değil mi? Kapalı havaları her zaman sevmişimdir. Not: Dışarıda olmak kaydıyla.

Huzur olayına gelince. Nedenini tam olarak bilmiyorum. Belki de bu duyguyu hissetmemin sebebi bu cevaptan duyduğum endişenin umduğumdan az olması. Endişenin korkaklık yaptığı ve sırf bu yüzden huzurun bir adım öne çıkmış gibi farzedilmesi. [Heey! Bekleyin bekleyin. Tam olarak anlamadım ama burada psiklojik bir kaza var galiba. Fazla varsa bir adet az kullanılmış psikolog alabilir miyiz? Her ihtimale karşı ben bu cümlenin başında bekleyim. Siz lütfen rahatsız olmayın, devam edin.] Yani bilinçaltım ileri atılıp, "Mutsuzsun," diyor. Ve ben ona muhalif olmuyorum. Evet, aynen böyleydi diyalog. Içimdeki seslerden hiç birisi bu cevabı eleştirmedi. Biri hariç. Yalnızca birisi gözlerini yumarak homurdanmakla yetindi. Hani şu ilk çıkan ve ürktüğünü söyleyen cılız ses. Yazık ona.

Biraz kafa karıştırıcı ve çelişkili bir durum ama ne yaparsın, böyleyken böyle. Mutsuz olduğumu biliyorum, fakat mutsuz da sayılmam. [Nerede kaldı şu psikolog! Gelmedi mi hala? Pardon, sustum.] Bu satırları yazabilecek kadar keyfim yerinde. Aksi halde gerçekten mutsuz olsam, (ki daha önce çok daha kötülerini gördüm) bu satırlar ilham denizinin kıyısında uyumaya devam ederdi. Ve belki benim yerime bir başkasının kapısını çalardı. 

Rotayı 180° derece geri çevirelim ve olaya bir de şu açıdan bakalım. Belki de bu soruyu yanıtlayan kişi ben değilim. Hikayelerimden birine doğmayı bekleyen, henüz tanışmadığım bir kahraman. Olabilir mi? Elbette olabilir, neden olmasın ki. Muhtemelen olacak da zaten. Konunun beni ilgilendiren yanı ve bu yazıyı yazmama neden olacak teğet çizgisine bakacak olursak. Bu çizgi ne kalın, ne de ince. Bu içimde doğmayı bekleyen karakterin ağzını ödünç almış olabilirim. En makul açıklaması bu. Mutlu değilim, ama...

Şimdi bu yazıyı yazdıkça bazı şeyler değişmeye başladı. "Hayır!"ın biraz suçlandığını hissediyorum. Üzerine fazla gitmiş olmalıyım ki bir köşeye sindi. Yeni bir soru daha. Bu ikinci soru pek de önemli değil. Sanırım cevap şu: "Ortada mutlu olacak sebep yok ki." Isimsiz bir adam heyecanla atıldı, "Ama bugün senin doğum günün." Ikinci soruya cevap veren ilk kişi başını kaldırdı. Alayvari gülümseyerek, "Sahi mi?" dedi. "Ben bir fark göremedim." Bakışlarından yere kayıtsızlık dökülüyordu. Işte o anda o kayıtsız adamı kendime daha yakın hissettim. 

Mutlu değilim fakat mutsuz da sayılmam. Mutlu olacak, ya da şöyle söyleyelim, ortada mutlu olmaya değecek bir neden göremiyorum. Eş değer bir sürü gerekçe daha. Aynı anda hem mutlu olabilirim de hem de mutsuz. Biri 'yin' biri 'yang' desem yeridir.  Bir nevi nötr durumu. Bu tabiri edebiyat taşına vurursak eşitliğin diğer yanında duran sevimli şey sessizliğin ve dingin huzurun ta kendisi olabilir.

Mutsuzluk başkalarında kezzap etkisi yapsada, bendeki yetersizliği huzur verici. En azından şimdilik yakıcı değil. Elinde ateş tutmak ve gülümsemeye devam etmek gibi bir şey bu. Her zaman bu soruya verilen cevap şimdiki kadar cesurca olmasa da kabul ediyorum, yaşantılarımız hep böyle. Ve böyle olmaya devam edecek. Yalnızca basit bir itiraf meselesi o kadar. Cesurca..

+Her neyse, mutlu musun?
–Hayır(!), değilim ama yaşıyorum işte. Bu kadarı yetmez mi?
+Anlamadım?
–Ben de öyle.


A.Kemal Ünsaçan 
25•XI•13