Yardım Edebilir misin?

Uzun zamandır yazılmıyordu.//Neden? Emin değilim. Ama sebebini anlatmak için daha uzun zaman gerekebilir. Diğer yazılarımda tadına vararak uzattığım bu ilk sahneyi sırf bu yüzden kısa geçelim. Nedenini ben de bilmiyorum diyelim olsun bitsin. Şimdi biz asıl konumuza dönelim.Yardım edebilir misin?//Peki kime? En çok kendine.    Bu soru cevap şimdilik yukarda dursun. İlerde lazım olacak. Bu yazıyı yazma sebebimden kısaca bahsedeyim.    Bir duyguydu tüm sebep. Çok güçlü, alışılmadık bir deneyim. Çok farklı bir his. Tüm duygulardan çok daha üstün bir haz. Bambaşka, sanki başka bir evrenden..   Yıllar...


Ne 9 ne de 19

Bu yazıyı tamamlayabilmek için ne kadar müzik lazım acaba? Girizgahları süslemek için hangi şiirleri okumam gerektiğini unuttum. Bilmem şimdi bana kaç harf, kaç kelime, kaç keder lazım...En iyisi en kestirme yol. Hemen, nefes dahi alıp vermeden. Öyleyse hadi başlamalı...Yıllar sonra yine bloğumdayım. Artık çok az insan okuma eylemiyle ilgilense bile buradayım. Kayıp giden ekranlara hapsolmuş insanlara rağmen yazıyorum ve maalesef yazmak zorundayım. Bir yazar (adı aklıma gelmedi), başkasının dertlerini dinlemek artık demode oldu, gibisinden bir şeyler demişti. Galiba haklı. Ama kalem susmuyor işte. Koca evrende, bir tek okuyanı olmasa...


Kaderi görebilir miyiz?

Herşey kadere dahil! Herşey kaderin içinde! Herşey kaderden! Önceki yazımda kısa bir bahis açmıştım. Bu yazıyı bir yıl önce yazmaya başlayacaktım ama bir türlü cesaret edememiştim. Uzun zaman kafamda döndü durdu fakat kağıda dökülmeye pek yanaşmadı. Sanırım şimdi sırası geldi. Peki neden şimdi, şu gün? Çünkü dün birkez daha kadere şahit oldum... Evet, kadere şahit olmak diyebiliriz buna. Peki sen kader nedir bilir misin? İstikametti belirlenmiş çelikten bir çizgi. Tek yol, tek yön, tek çıkış... Öyle durumlar geliyorki insanın başına, kaderin mükemmel işleyişine şaşıp kalıyor. Olayların uyumuna hayretle bakıyor. Bu uyum, ya altın oranın soyut...


Yaşamdaki Güncellemeler veya Şimdiki Zaman

...Galiba yoruldum, Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar, Kendime kalbimi kanıtlamaktan, Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan, Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum...  Can Yücel'in şiiriyle başlamak konumuza olmasa bile şuanki ruh halime çok uygun düşüyor. Bu sayede kendimi daha iyi özetlemiş olduğumu hissediyor ve rahatlıyorum. Özellikle son mısrayı vurgulayarak, altını çizerek, kalınlaştırarak... Bu zorunluluğun ve tüm zorlukların yorgunluğu yordu beni. Paslanmışım... Normalde bir çırpıda doğması gereken başlığın üzerinde uzun süre tepindim. Sırf bu yüzden denememin; tasarladığım kadar uzun, arzuladığım...


SON

Düpedüz yorgunluk işte bu. Bir projenin, bir dönemin, bir senenin, bir okulun ve sekiz yılın..  Artık kitap okumak, film izlemek, oyun oynamak, yazmak, yolculuklarla uzaklaşmak, kaybolmak ve kendimi yeniden bulmak istiyorum. Herkesden ve herşeyden uzakta... Sonra durulmak, kendimi yeniden bulmak, bıraktığım yerden yaşamak ve hayatın içinde kaybolmak istiyorum. Sıradanlığa kapılmadan ama olması gerektiği gibi. Monoton ama esrimelerle dolu. Özümseyerek veya gülümseyerek... Çok karmaşık olan hayatı ince bir süzgeç altında yaşamak istiyorum. Basit şeylerden zevk almak, onlar için saatler harcamak, sonra herşeyi yeniden başlatmak... Üstteki...


25'in Öncesi ve Sonrası

İlham denizinden dilime düşen ilk cümle bu oldu, "İçimdeki karanlığın rengini öğrenmiştim. Ama bu bambaşka bir ton." Gerisi de şöyle geldi. Büyümek, büyümek zorunda olmak böyle birşey mi? Keşfedilmiş bir karanlıktan keşfedilmemiş bir başka karanlığa seyrüsefer eylemek. Hayır! Bu kadar basit olamaz, olmamalı. Büyüdükçe birşeyler ölür insanın içinde ve sen bazen buna dayanamazsın. Adını koyamadığın bir yumru gelir oturur boğazına. Yumuşat yumuşatabilirsen. Ağlasan biraz rahatlarsın ama ne fayda. Düpedüz büyümek bu, bir daha eskiye dönememek, ölmesi içinden birilerinin, kayıp eski karanlıklara karışması, bir daha dönemeyecek olduğunu kati surette...


Kıyameti çağıran alametler

Gecenin bu saatinede içimden bir ses diyor ki, bundan sonra hiç birşey eskisi gibi olmayacak. Ne büyük alçaklık! Artık Adile Naşit yok. Kuzucukları da. Dünya o eski sulardan geçeli çok oldu. Artık putin ve füzecikleri var. Daha doğmamış çocuklara, anlamakta zorlandıkları bir masalı empoze ediyor. Doğum ne, yaşam ne, anne, arkadaş ne... Market arabasından raftaki şekere uzanmak ne, koşmak ne, ağlamak ne... Ya da ne bileyim, bir çocuk başka neler yaşarsa onlar bunların hepsinden mahrum doğacaklar. Onlar ölmek için, ya da en kötüsü, ölü doğacaklar... Peki sen hangi alemdesin. En azından bir duana sığdırabiliyor musun cehennemi, o katiller için....


Reenkarnasyon yok mu şimdi?

Elbette yok. Yani anlatmak istediğim versiyonu dışında yok. Bu versiyon da tam olarak reenkarnasyon sayılmaz aslında. Lakin benim kafamdaki tanımın sözlükteki karşılığı bu kelimeye denk geldiği için reenkarnasyonu kullanmak zorundayım. Yoksa asıl amacım bu kelimeyi etik veya terbiyeli kılmak değil. İsterseniz biz buna başka birşey diyelim. "Tan yaprakları," örneğin. Alakasız bir yakıştırma oldu ama ziyanı yok. Her ikisini de kullanmakta özgürüz. Nasıl olsa yazının ilerleyen kısımlarında ben her "Reenkarnasyon" dediğimde aslında "Reenkarnosyan" demek istemediğim anlaşılacaktır. Bu açıklama kısmını daha fazla uzatmasam iyi olacak, çünkü sizler...


Merhabalar, Elvedalar

İki üç yıldır girizgahlarım hep benzer cümlelerle başlıyor. Uzun süredir yazmamanın pişmanlığı, bundan sonra hep yazmak için vaatler vesaire... Klişelerden nefret ederim ama yapacak birşey yok, kurtulamıyorum bu durumdan. Hadi, daha fazla uzatmadan bişeyler yazalım. Aylar varki kelimelerle oynamadım. Dış Dünyanın cilveleri kafamın içindeki sesleri susturdu, yıprattı, inceltti. Yazılarımdan, hikayelerimden ve de daha çok hayali karakterlerimden uzaklaştım. Şimdi biraz ay ışığının sesini yükseltelim, yazabilmek için sakinleşelim. Dingin bir su gibi aksın rüzgarlar üzerimizden, bize yazmanın nasıl bir kuş olduğunu hatırlatsın. Çiğ cümlelerden...


Pages 261234567 »